![]()
ALİ MERT...
Bir Gün Mutlaka...tickets to wicked Lions tickets
“Az önce muhalefetten arkadaşlar konuşurken tabela üniversitesinden falan bahsettiler ve bazıları dediler ki: ‘Falanca üniversitenin rektörü, benim üniversitem tabela üniversitesi, diye ağlıyor.’ Öyle ağlayan bir rektör varsa buradan kendisine ikazda bulunuyorum: Derhâl istifa etsin! Çünkü, tıpkı muhalefet gibi o da millet faktörünü unutmuş demektir. Milletiyle kol kola girerek bu tür adımların nasıl atılabileceğinin ispatını görmek isteyenler Bayburt'a gidebilir.”
Bu özlü sözler[1](!) AKP Bayburt Milletvekili Sayın Fetani BATTAL’a aittir. Ne diyor Sayın BATTAL, pozitif bilimin yapıldığı bir yerde, kararlarını ve doğrultusunu pozitif bilim kurallarının çizdiği yola göre belirleyen bir yerde, millet iradesi hiçe sayılıyormuş.
Derhal istifa etmesi gerektiği görüşünü telkin yoluyla değil, uyarı yoluyla ileten BATTAL’a göre, millet iradesinin seçtiği bir iktidar, pozitif bilime rağmen bir üniversite açıyorsa o meşrudur ve hatta daha öte etik ve doğrudur.
Konuyu irdelerken hemen belirtelim: Millet iradesi gibi, siyaset biliminin yüzyıllardır tartıştığı ve çözemediği için günümüzde temsil vb. konudaki krizlerden dolayı post-modern siyasetin konuşulduğu bir konu, incelememizin kapsamını aşmaktadır. Başlı başına ayrı bir yazının temelini oluşturacak konuya değinmemekte yarar olacaktır.
Ekonomik gelişmişlik düzeyinden doğrudan etkilenen ve ekonomik gelişmişlik düzeyini doğrudan etkileyen; sosyal, kültürel ve psikolojik yanıyla bir bütün olarak ele alınması gereken eğitim konusu, ideolojik malzemenin temeline alındığında, ortaya yukarıdaki sözlerin uçuştuğu tablolar çıkmaktadır.
Eğitimin ideolojiden etkilenmemesini istemek gibi bir durum, iyi dilek ve temenniden öteye gitmez. Eğitim, her dönem ve her zaman egemen ideolojiden şu ya da bu ölçüde etkilenmiştir. Bu, devlet sistematiği içerisinde yadsınacak bir durum değildir. Sorun, eğitimin ideolojiden ne derece etkilendiği ve ideolojiye mutlak ölçüde bilimin egemen olup olmadığıdır. Bir ideoloji, özellikle eğitim konusunda pozitif bilimi temel alıyorsa ve bunu halk yardakçısı (popülist) politikaya alet etmiyorsa çok engel aşılmış demektir. Bahsettiğimiz tam da dönemin olağanüstülüğü içerisindeki kimi abartmalara rağmen, Kemalizm’in eğitim politikasıdır.
Son günlerde Türkiye’de olanlara bakarsak, somut örnekleri görebiliriz. Ülkemiz ekonomik gelişme konusunda o kadar önemli adımlar atıyor ki (!) bunun kalkınmaya yansıması hemen gerçekleşiyor. Yansımanın en önemli sonuçları ise eğitimde yaşanmaktadır. Peki, sorun eğitimden mi başlamaktadır?
Plan ve pilav tercihinde, her ikisini yan yana ülkeye sunabilmek yerine, pilavı vererek günlük doyumları sağlayan sağ zihniyet, günümüzde en iyi pilavın “üniversite” olduğu konusunda kesin kararlı görünüyor. 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 19. maddesine göre; yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, nicelik ve niteliğinin yükseltilmesi için gerekli tedbiri almak, Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevleri arasında bulunmaktadır. İşte tüm sorun da bu noktada başlamaktadır.
Yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, ülkemizin eğitimde atacağı en önemli adımlardan biri olacaktır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (2000-2005) yükseköğretimdeki okullaşma oranı % 37,5 olarak hedeflenmiştir. Ancak bu oran 2005-2006 eğitim-öğretim yılında örgün öğretimde % 21,84 (lisans düzeyinde % 14,58, önlisans düzeyinde % 7,26) açık öğretimde de % 12,63 olmak üzere toplam % 34,46 olarak gerçekleştiğinden hedefe ulaşılamamıştır.
Yeni üniversitelerin kurulması için verilen yasa tasarısının genel gerekçesinde şu satırları okuyabiliriz:
“Son yıllarda ortaöğretimdeki okullaşma oranının yükselmesi, yükseköğrenime olan talebi de sürekli olarak artırmaktadır. Dokuzuncu Kalkınma Planında (2012-2013) ortaöğretimdeki okullaşma oranı % 100 olarak hedeflenmiştir. Ortaöğretimdeki okullaşma oranındaki yükseliş yükseköğrenime olan talebi de artırmaktadır. İkinci öğretim ya da açık öğretim yoluyla bu talebin bir kısmı karşılanmaya çalışılsa da tamamıyla karşılanması mümkün olamadığından üniversitelerin önündeki yığılmalar devam etmektedir. 2007 yılı örgün yükseköğretim programları kontenjanları 413.147’dir. Bu kontenjanlar için 1.641.403 aday Öğrenci Seçme Sınavıyla (ÖSS), 135.038 aday da sınavsız geçişle yerleştirilmek üzere toplam 1.776.041 aday başvuruda bulunmuştur. Önlisans programlarına sınavsız geçişle 118.225, ÖSS sonuçlarına göre 80.908 olmak üzere toplam 199.133 öğrenci, lisans programlarına 193.524 öğrenci, açık öğretim programlarına da 233.733 öğrenci olmak üzere toplam 626.390 öğrenci yerleştirilebilmiştir. Bu durumda yeni üniversiteler kurulmadığı takdirde üniversite kapısındaki yığılmanın büyüyerek devam etmesi kaçınılmazdır.”
Milli irade; “yeni üniversiteler yoluyla ortaöğretimden sonra, yükseköğretim kurumlarının önünde olan birikmeye karşı önlem için her yere üniversite açın” şeklinde kendini somutlamıştır. Sözde milli iradenin tek başına bu ifadesi aslında plansızlık göstergesi değildir ve sadece bu koşulu düşündüğümüzde yeni üniversiteler açılması haklıdır.
Aynı koşulu bir basamak daha ilerletelim ve ortaöğretimden yükseköğretime geçiş gibi, yükseköğretimden de iş yaşamına geçişi düşünelim. Kaç doktora ihtiyaç var ülkemizde ve tıp fakülteleri ile bu konuda ne derece etkileşimle bir planlama yapılmaktadır? Ya da ziraatı her gün biraz daha öldürülen ülkede, sürekli ziraat mühendisi mezunu vermek hangi mantıkla açıklanabilir? Kamu yönetiminin, işletme mantığına indirgendiği bir ortamda, kamu yönetimi mezunu sayısını artırıp, onların gireceği işlere işletme mezunlarını doldurmak, geleceğe nasıl bir yatırım yapmaktır?
Bu sorulara herkesin kendince bir yanıtı olmakla birlikte, tüm yanıtlar aynı endişeleri de barındırmaktadır. Demek ki eğitimde plansızlık konusu aklımızın bir köşesinde durmalıdır.
Plansız eğitimin egemen olduğu sistemimizde, değişen ekonomi ve iş yaşamı şartlarını göz önünde bulundurmayan biz statükocular (!) küreselleşme karşısında da yoksulluğun değil, zenginliğin paylaşılması ya da küreselleşen ve küreselleştiren ayrımlarında adalet için mücadele verilmesi gibi sinsi (!) söylemlerle uluslararası sermayenin canını sıkmaktayız.
Teorinin gereksiz olduğu ve hatta işletme bölümü öğrencilerinin anayasa hukuku görerek zaman kaybettiğini belirten neo-söylemliler sosyo-ekonomik şartları kötü olan bizim gibi ülkeleri çok seven kişilerdir. Batılı ülkelerin, nitelikli eleman eksiğini üç beş kuruş fazla parayla sağlayabilme kolaylığı var ve bu ülkeler eğitim anlamında da kendine bağımlı ülkeler yaratmıştır. Bağımlı ülkelerde ise kontrolsüz çoğalmayla dengesiz ekonomi körüklenirken ve üstelik üç çocuk yapmaları için rüyalara bile müdahale eden başbakan varken, Batılı ülkeler için sorun çıkması beklenmemelidir. Daha başka bir ifadeyle Türkiye içerisindeki bir üniversitede yabancı dille eğitim yapılması ve hatta bunu bile kenara koyalım, muhasebe dersinde ülkemizde uygulanmayan Amerikan muhasebe sisteminin gösterilmesinin altında hangi düşünce vardır? Üstelik her üniversitede öğrencilere süslü resimlerle AB-D şehirlerinde nasıl sömürülebilirsiniz ve emeğinizi nasıl ucuza satabilirsiniz de AB-D şehirlerinde bir süre bulunabilirsiniz körüklemesi yapılırken, eğitim daha da anlamlı bir biçime gelmektedir. Bu durumda plansız bir eğitimi, bağımlı bir eğitim politikasını konuşmaktayız. Kendi ülkesinde şartlar yaratmak yerine, hazır şartları olan ve koruması altında iktidarda kalabildikleri ülkeler için eleman yetiştirmekten bahsediyoruz.
Neo-liberalizmin akıllara dayattığı ve genel bir kanıya dönüşen söylem vardır: Bir kurumu devlet kötü yönetir, özel sektör ise iyi. Örneğin; belediye otobüsleri daha iyi hizmet için halk otobüsleri ile yan yana bırakıldı. Sonuç ise enfes oldu. Eksiksiz ve insan odaklı bir özel sektör taşımacılığı (!) ile gördüğümüz sonuçlar, diğer tüm sektörlerde de denenmektedir. Ekonomik amacı olmaksızın, ideoloji nedeniyle yapılan özelleştirmeler, üniversite duvarlarına kadar gelmiştir. Kötü yönetilen bir kuruluşu (üstelik yönetimi de ellerindedir), iyi yönetmek yönünde düzeltmek yerine özelleştiren zihniyet, üniversitelerde de aynı oyunu oynarsa şaşırmamak gerekir. Yeterli ödenek verilmeyen, kadroları kısır tutulmaya çalışan ve çekirdekçi açar gibi üniversite açan düşünce, sosyal güvenlik gibi eğitimi sırtında bir yük olarak görürse satmaya üniversitelerden başlayacaktır. Şu an yaşamayan bir işadamı bağıra bağıra söylediği zaman garip gelen devlet üniversitesi yerine yalnızca özel yükseköğretim fikri, bugün yükseköğretim kurumlarının kendisine bağlı olduğu kişi tarafından savunulmasının yapılması, 1950 ve özellikle 1980’lerin evriminin sonucudur. Planlı ve milli amaçlarla eğitimini sürdüremeyen yükseköğretim sistemi, özelleştirilme yoluna da büyük bir inançla girmiştir.
Müfredatının bilimsel değerlerden uzak yap-boza döndüğü, üretmekten haz almanın yerine zorunluluğun geçtiği, kitap okumanın ceza olarak verildiği, internetten ne idüğü bilinmeyen bilgilerin yan yana getirilmesiyle ders işlemelerin arttığı, matematik hesaplarını çok iyi yapan; ama, sosyal ezberdir anlayışıyla hesap makinesi yetiştiren ilk ve ortaöğretim ile yükseköğretim arasında kopukluğun birkaç uçurum kadar olduğu ülkemizde, yeni üniversiteler açarak ekonomimiz canlandırılmak istenmektedir. Bu nedenle 2006 yılında üniversite bulunmayan iller arasında bulunan Kırşehir’de Ahi Evran, Kastamonu’da Kastamonu, Düzce’de Düzce, Burdur’da Mehmet Akif Ersoy, Uşak’ta Uşak, Rize’de Rize, Tekirdağ’da Namık Kemal, Erzincan’da Erzincan, Aksaray’da Aksaray, Giresun’da Giresun, Çorum’da Hitit, Yozgat’ta Bozok, Adıyaman’da Adıyaman, Ordu’da Ordu, Amasya’da Amasya üniversiteleri olmak üzere on beş devlet üniversitesi daha kurulmuştur. Bu üniversitelerin kurulmasıyla birlikte devlet üniversitelerinin sayısı altmış sekize yükselmiştir. 2007 yılında ise Karaman’da Karamanoğlu Mehmetbey, Ağrı’da Ağrı Dağı, Sinop’ta Sinop, Siirt’te Siirt, Nevşehir’de Nevşehir, Karabük’te Karabük, Kilis’te Kilis 7 Aralık, Çankırı’da Çankırı Karatekin, Artvin’de Artvin Çoruh, Bilecik’te Bilecik, Bitlis’te Bitlis Eren, Kırklareli’nde Kırklareli, Osmaniye’de Osmaniye Korkut Ata, Bingöl’de Bingöl, Muş’ta Muş Alparslan, Mardin’de Mardin Artuklu, ve Batman’da Batman üniversitesi kurulmasıyla birlikte ülkemizdeki devlet üniversitelerinin sayısı seksen beşe çıkmıştır.(2)
Üniversite açarak ekonomiyi hareketlendirmenin kısmen doğru yanları bulunmaktadır. Üniversitelerde okumak için çok sayıda öğrenci bölüm, puan gibi ölçütlere göre şehir değiştirmektedir. Bu, ekonomide ciddi bir hareketlilik doğurmaktadır. Yine başka şehirde okumak yerine kendi ilindeki üniversitede okumak isteyen öğrenciler de puan, istediği bölüm gibi ölçütler uyduğu takdirde şehirlerinde kalmaktadır. Zıt gibi duran iki durum, ekonomide hareketlenmeye neden olmaktadır. Ayrıca inşaat sektörünün çalışması gibi etkenlerin de ekonomiye katkı yapacağı unutulmamalıdır. Yalnız, bırakınız üniversiteyi, güvenlik ve sosyo-ekonomik gerekçelerle kimsenin bakkala gidemediği şehirlere üniversite açmak ne derece gerçekçidir? Üstelik, en az 15 yıllık olup da henüz bazı fakültelerinde profesör eksiği bulunan üniversitelerin olduğu bir ülkede, “yeni açılan üniversitelere kadro vereceğiz” demek ile “yeni açılan üniversitelerimize rahmetli profesörlerimizin hepsini görevli olarak atayacağız” demek arasında bir fark bulunmamaktadır.
Üniversiteler, yalnızca ulusal ya da evrensel bilime katkı sunan kurumlar değildir. Açıldıkları bölgelerin yerel sorunlarının çözümlerine katkı sunar ve sosyo-ekonomik açıdan geri kalmışlığın kırılmasında etkin rol oynar. Ama, yalnızca üniversiteyi açmak bunun için yetmeyecektir. Tüm eğitim sisteminde olduğu gibi, topyekûn bir düşünceye ihtiyaç vardır. Ekonominin düzenli işlemediği durumda açılan bir üniversiteden yarar beklemek ile orman yaratmak için sadece ağaç dikip bırakmak paralel düşüncelerdir.
Özetlediğimiz ve savruk konulardan sonuca ulaşmaya çalıştığımız bu yazı kapsamında, Türk yükseköğretimine genel olarak baktığımızda: Plansız, dışa bağımlı ve hatta yarı-sömürgeyi andıran biçimde, aksak piyasa şartlarıyla özelleştirilmeyi bekleyen, popülist yaklaşımla düzenlenen, kadro, mali ve teknik açıdan yetersiz yükseköğretimin kamu yararını düşünen ve evrensel bilime katkı sunan bir kurum olmasını beklemek hayal olacaktır. O zaman bir sonuca ulaşmış bulunmaktayız. Yeni üniversitelerle amaç ulusal ve evrensel bilim yaşamına katkı ya da topyekun bir kalkınma hamlesi değil, tek başına çok da görülemeyecek ekonomik kıpırdanma ile siyasi rant elde etmektir. Net bir şekilde tespit edebildiğimiz ise ülkemizin eğitim konusunda yaşadığı sorunların temelinde, yönetsel ve siyasi sorunlar yatmaktadır. Eğitim, kamu yararını düşünmeyen bir ideoloji ile yıkıma uğramaktadır. Kısaca: eğitim, neo-liberal politikalara kurban edilmektedir.
Öğrencilerin müşteri olmasının önünü açan uygulamalar ile kazanan halk değil, uluslararası sermaye olacaktır. Bunun önünde ise tek engel olabilir, gerçek bir sosyal devlet olan Türkiye.
(1)BKZ: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=20167&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=99
(2) 2008 yılı itibarıyla seksen beşi devlet, otuz biri vakıf üniversitesi olmak üzere ülkemizdeki üniversite sayısı yüz on altıdır. Yükseköğretimde öğrenim gören öğrencilerin % 94’ü devlet, % 6’sı da vakıf üniversitelerinde öğrenim görmektedir.