![]()
ALİ MERT...
Bir Gün Mutlaka...tickets to wicked Lions tickets

Kitap Adı: 1881-1938 ATATÜRK, KURTULUŞ SAVAŞI VE CUMHURİYET KRONOLOJİSİ
Açıklamalar, kaynaklar, temel belgeler ve devrim yasaları
Yazar Adı: TURGUT ÖZAKMAN
Yayınevi: BİLGİ YAYINEVİ
Sayfa Sayısı: 440
Basım Tarihi-Yeri: 1999, ANKARA
PUSULA ESER
Kimi eserler vardır ki okuduğunuzda ve dönüp her kitaplığınıza baktığınızda içinizi rahatlatır ve size birçok konuda yardımcı olmanın güvenini verir. Bu nitelikte eserleri yazmak ise şüphesiz herkesin yapabileceği iş değildir. Ancak eserin üzerinde Turgut ÖZAKMAN yazıyorsa durum değişir.
Turgut ÖZAKMAN’ın eserlerine, özellikle “Şu Çılgın Türkler”den sonra aşina olmaya başlandıysa da kendisinin, en az Şu Çılgın Türkler kadar önemli çok sayıda eseri bulunmaktadır. “1999 Atatürk Yeniden Samsun’da” eserinin daha önce bir tanıtımını yapmıştım. İşte yine aynı derecede önemli bir diğer eserini sunmaktan zevk ve mutluluk duymaktayım.
Bu eserin neden çok önemli olduğunu, sadece “yüzlerce” kaynağın olduğu kaynakçasına bağlamak büyük bir eksiklik olacaktır. Çünkü bu eseri anlatacak en iyi ifade “yol gösterici” nitelikte olmasıdır dersem, abartmış olmayacağım. Pusula niteliğine sahip bu eser, onlarca farklı açıdan ele alınarak incelense dahi eksiklik olabilir.
Eser, herhangi bir kronolojik derleme özelliğini taşımamaktadır. Sadece tarihleri verip bir kenara bırakmak yerine, her tarihte olan olayların açıklamasını da belirtmek, kronolojik sıralamaya ayrı bir önem kazandırmıştır. Bu açıklamalar ise Cumhuriyet ve yakın tarih çalışacaklar için yol gösterici niteliğini, kitabın tamamı gibi taşımaktadır. Açıklamalarda kullanılan dil ise tıpkı Turgut ÖZAKMAN’ın tiyatro ve diğer eserlerinde olduğu gibi okuyucuyu kendisine bağlayacak ve okuyucunun rahatlıkla anlamasını sağlayacak niteliktedir.
Temel olarak dört bölümü kapsayan eserin ilk bölümü tam 200 sayfalık 1881-1938 kronolojisini ve açıklamaları içermektedir. 200 sayfalık genişçe bir kronolojinin içeriği de çeşitli önemli olayları temel alan beş ayrı bölüme ayrılmıştır. Üstelik bu bölümün açıklamaları yalnızca o tarihte ne olduğunu da kapsamamaktadır. Çok önemli olayların olduğu kısımları açıklayıcı olarak çeşitli alıntılar, kitabın anlatımına güç katmaktadır ve ilgili konuda çok daha fazla ayrıntı için hangi kaynakçalara bakılacağı konusunda da yol gösterici niteliğini yine sergilemektedir. Anlatımlarda yine çok önemli belgeler ise ekler şeklinde kitabın ilerleyen bölümlerinde, hem de dili günümüz Türkçesi ile desteklenerek verilmektedir.
İlk bölümü takiben gelen 73 sayfalık kronoloji bölümü, 1911-1938 tarihlerini kapsayan “özet” bir kronoloji niteliğindedir. Bölüm aralarında ve kitabın en sonunda çok iyi seçilmiş resimler, tarihe görüntülü olarak da katkı ve destek sunmaktadır.
Sonraki bölüm, eserin en önemli bölümüdür diyebiliriz. “Ekler” diye isimlendirilen bu bölümde yer alan belgeler, Türk tarihi ve Mustafa Kemal ile günümüzün anlaşılmasına ışık tutacak nitelikte belgelerden seçilmiştir. Bu belgelerden en sonuncularının ise “Devrim Yasaları” olması, esere ayrıca bir önem yüklemektedir. Zira bu bölümde yer alan belgelere ulaşmak için okuyucuya çok büyük kolaylık sunan yazar, eserinin “kaynak” ve “yol gösterici” niteliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Atatürk’ün Enver Paşa’ya sunduğu rapor, Wilson İlkeleri, Mondros Mütareke Anlaşması, Vahidettin ve Damat Ferit’in manda önerileri, Atatürk ile birlikte Samsun’a çıkanların tam listesi, Sevr ve Üçlü Anlaşma hakkında özet bilgi, Misak-ı Milli, Wilson’un saptadığı Ermenistan sınırları, 1. ve 2. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Savaşlarına ve Büyük Taarruza katılan komutanların listesi, yüz ellilikler listesi, Şeyh Sait ve Şeyh Şemseddin’in konuşmalarından kesitler, Atatürk ve Demokrasi isimli ve çok önemli kişilerden alıntılar içeren bir yazı, Atatürk’ün vasiyetnamesi ve Devrim Yasalarının tam metni. Bu saydığımız listedeki belgeler, eserin ve bu bölümün önemini bir kez daha vurgulayacak cinsten.
Eserin ardı sıra gelen bölümü ise yine bir kronolojik sıralamadır. 25 sayfalık bu bölüm, yalnızca Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hayatına dair bir sıralamadır. Yine kısa açıklamalarla beslenen bu bölüm, her yıl için gereken ayrı ayrı ve derin inceleme gerekliliğinden dolayı, eserin ne derecede bir emek ürünü olduğunu bize göstermektedir.
Turgut ÖZAKMAN, yazdığı bu eseriyle aslında çok fazla sayıda olan Cumhuriyet’in kronolojik denemelerini çok ayrıntılı bilgiler veren bir roman havasına sokmayı başarmıştır. Yani herhangi bir tarih sıralamasıyla ya da tarih çizelgesiyle karşı karşıya değiliz. Kronoloji kitapları genellikle işe yaradığında bilgi almak için başvurulan kitaplar olarak kabul görmektedir. Oysa bu eser kaynakça görevi görecek bir başucu kitabı olduğu gibi, baştan sona bir roman gibi okunacak niteliğindedir. Yazar da bunun için önsöze bir not eklemeyi ihmal etmemiştir. Şöyle demiştir[1]:
“Bu kitapçık, kuru bir tarih çizelgesi olarak da okunabilir; sıfırdan başlayarak, bin türlü iç ve dış engeli, oyunu, tuzağı, yoksunluğu ve yoksulluğu adım adım aşıp zafere ulaşan; aydınlanmayı yani aklın ve vicdanın özgürlüğünü sağlayan; yalnız maddi kalkınmayı değil, sanat, kültür, hukuk vb. alanlarda da kalkınmayı amaçlayan, 18 yılda başarılmış, benzersiz bir mücadelenin, devrimlerin ve kalkınma çabalarının satırbaşlarından oluşan heyecanlı bir roman gibi de.”
Eser içerisindeki birkaç ek aktarmasını da sunmakta yarar olacaktır. Yalnızca bu tanıtım yazısı için değil, eser için de bir dilek sunuyorum[2]: İyi okumalar!
Ek 6
Vahidettin ve Damat Ferit'in manda önerisi
30 Mart 1919
1) Ermenistan [Doğu Anadolu'dan verilecek topraklarla], bağımsız veya özerk bir Ermeni cumhuriyeti haline getirilecektir.
2) İngiltere, Türkiye'nin dışa karşı bağımsızlığını korumak ve asayişi sağlamak için gerekli gördüğü yerleri 15 yıl süre ile işgal edecektir.
3) İngiltere, Osmanlı Nezaretlerinde (Bakanlıklarında) gerekli görülen yerlere İngiliz Müsteşarlar tayin edilmesini kabul edecektir.
4) İngiltere, her il'e bir başkonsolos tayin edecek ve bunlar 15 yıl müddetle Valinin Müşaviri olarak görev göreceklerdir.
5) Belediye ve Parlamento seçimleri, İngiliz konsoloslarının kontrolleri altında yapılacaktır.
6) İngiltere, devlet merkezinde ve illerde maliyeyi sıkı bir kon role tâbi tutmak hakkına sahip olacaktır.
[G.Jaeschke, 'Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri', s. 3, 3£ S.R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika',
• D.Ferit 12 Eylül 1919'da da üç İngilizle gizli bir anlaşma yapacaktır:
1) İngiltere Türkiye'nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını tanıyacak,
2) Boğazlar ve İstanbul, İngiltere’nin denetimi altında olacak.
3) Türkiye, bağımsız bir Kürdistan'ın kurulmasına karşı çıkmayacak,
4) Türkiye, İngiltere’nin Suriye ve Elcezire (Kuzey Mezopotamya) üzerindeki egemenliğini sağlamasına, gerekirse, fiili olarak yardımcı olacak [yani asker verecek] ve hilafet gücünü Müslümanların bulunduğu İngiliz sömürgelerinde, İngiltere'den yana kullanacak (yani hilafet gücünü İngiliz emperyalizminin emrine verecek),
5) Milliyetçi akımları önlemek [yani Milli Mücadele'yi söndürmek] ve yönetimi korumak için İngiltere bir zabıta kuvveti örgütleyecek,
6) Türkiye, Mısır ve Kıbrıs üzerindeki bütün haklarından (!) vazgeçecek,
7) Bu anlaşma gayr-ı resmi nitelikte olup İngiltere, Osmanlı delegelerinin bu esaslara uygun taleplerini desteklemeyi kabul eder,
8) Barış koşullarına dönüldükten sonra Padişah, İngiliz hükümeti ile 4. maddedeki esasları genişletip genelleştirecek gizli bir anlaşma yapacak.
[Sina Akşin, 'İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele', s. 571-577; H.Bayur, 'Atatürk, Hayatı ve Eseri', s. 205]
Ek 7
Atatürk'le birlikte Samsun'a çıkanlar
16-19 Mayıs 1919
Albay Kazım Dirik, Dr.Alb. İ.Tali Öngören, Kur.Yb. Arif Ayıcı), Kur.Bnb. Hüsrev Gerede, Topçu Bşk.Bnb. Kemal Doğan, Dr. Bnb. Refik Saydam, Yzb. Cevat Abbas Güler (yaver), Yzb. Mümtaz Tünay, Yzb. İsmail Hakkı Ede, Yzb. Ali Şevki Öndersev, Yzb. M.Vasfi Süsoy, Üstğm. Hayati, Üstğm. Arif Hikmet Gerçekçi, Üstğm. Abdullah, Teğmen Muzaffer Kılıç (yaver), Şifre Kâtibi Faik Aybars, Şifrek Kâtibi Yrd. Memduh Atasev; karargâh mensuplarından ayrı olarak IH, Kolordu Komutanı Albay Refet Bele. (Atatürk'le birlikte 19 kişi)
[Dr.Fethi Tevetoğlu, 'Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar', s. 14.]
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kitap Adı: RANT LORDLARI
Yazar Adı: M. MUSTAFA ÇINKI
Sayfa Sayısı: 685
Basım Tarihi-Yeri: 2004-Ankara
KÜRESEL LORD RANTLARINA EL KOYAN ESER
Köle ticareti, pul ve para basma, bayrak oluşturup kullanma, ordu kurup sevk etme, toprak satışı, savaş planları, ünlü aileler, maden kaynakları, Malthus, Bin Laden, Bush, HIV-AIDS, içten yanmalı motor, araba, obez ekonomi, çok uluslu şirket, Davos, CIA, El Kaide, MI 6, Haçlı Seferi, demir yolu, Osmanlı Devleti, Hakkâri, ikiz yasalar, bor, alüminyum, altın, emperyalizm ve Türkiye…
Bu listeyi yapmamın nedeni nedir? İçten yanmalı motor, HIV-AIDS, Hakkâri ve Bin Laden’in birbiriyle ne ilgisi var? Çok uzun süreden beri tanıtımını yapmak için uğraştığım; ama, bu derinliği yansıtamama çekincesi taşıdığım ve Sayın Mustafa ÇINKI’dan aldığım destekle başladığım noktadayım. Bu listede olan ve daha ekleyemediğim onlarca olgunun birbiri ile doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunmaktadır. Bugüne kadar “küreselleşme” üzerine çok eser yazıldı. Çok değerli çalışmaları okuma fırsatımız oldu. Yalnız, Rant Lordları kadar konuya geniş kapsamlı ve çok boyutlu bakan eser, çok nadir rastlanan bir durumdur. İşte bu eseri okuyunca Bin Laden ile içten yanmalı motor bir satırda ilişki kurabiliyor.
Eser, Batı’nın diğer uluslara bakış açısını yansıtan bir girişle etkileyerek başlıyor. Bu konuda ise Mustafa ÇINKI’nın en büyük yardımcısı, her zaman çok önem verdiği görsel anlatımlar, yani resimler. Özellikle kölecilik ile ilgili resimleri incelerken, yazılı anlatımlardakileri yaşadığınızı hissettiğiniz zamanlar olacaktır. Yine aynı şekilde haritalar ve her bölüm başındaki sözler, kitaba ayrı bir renk katmış durumda. Burada haritaların önemi çok büyüktür. Emperyalizmin, dünya ve yurdumuz işgalinin vesikalık fotoğrafı görevini görmektedir kitaptaki haritalar.
İngilizler, madenler konusunda uzman uluslardan biridir. Tabi ki bunun uygulama ile gelişmesi konusunda da çok engin bir tecrübeye sahiplerdir: “Sömürgecilik” ve bunun motor gücü “Charted Companies”. Bu şirketlerin para, pul bastırmaları, askeri yönetimler kurabilmeleri, insanı, herhangi bir canlıdan daha aşağı gören yapılarını, Afrika madenlerinin nasıl sömürüldüğünü ilk 72 sayfada okuyabilirsiniz. Tam da bu noktada devreye, çok önemli bir yorum-bilgi harmanı ağırlıklı kısım giriyor: “Neden Kontrol ve Neden Sömürü” başlığı. Yani “Emperyalizmin Nedenleri” diye tanımladığım, gözümde akademik nitelikli canlanmasını yapan kısım. İhtiyaç, kâr hırsı ve madenlerin üretilemez oluşu nedenlerinin, Russell’den başlayan bir atıf ve Rockefeller’in ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı, Bağdat Paktı üyelerinin zengin maden kaynaklarına sahip olduğunu belirten ve Türkiye’yi şu şekilde niteleyen “Bağdat Paktı üyesi olan Türkiye, aynı zamanda NATO yoluyla bizim savunma sistemimize bağlanmıştır.” mektubu ile daha derine inerek görme şansımız doğmaktadır.
Obez ekonominin, madenlerle ve uluslar arası politika ile ilişkisi kurulduktan sonra, bu ekonomik temelin, teorideki desteğinin nasıl imdada yetiştiğini görüyoruz ki bu da “Malthus Teorisi” denilen ve nüfusun geometrik (1, 2, 4, 8, 16…), gıda maddelerinin ise aritmetik (1, 2, 3, 4, 5…) şekilde arttığını anlatan kuramdır. Bu nitelikleriyle iktisadi bir doktrin de çizen ve sömürgeci-soykırımcı mantık tarafından çok da uygulanması yarar sağlayacak tezi, Mustafa ÇINKI şu savı ile çürütmekte ve alternatifini çizmektedir: “Nüfus hangi dizi şeklinde artarsa artsın (nüfus artarken), maden kaynakları, oransal olarak başlangıçtaki tüketimin miktarının düzensiz katları halinde azalır.”[1]
Günümüze kadar, her seferinde yoğun olarak tartışılan biyolojik savaş ve tarihçesi ile ilgili önemli bilgiler okunulduğunda, kuş gribi gibi olaylarla ilgili, soru işaretlerinin nasıl arttığı net bir şekilde hissedilmektedir. İşte bu soru işaretlerinin en büyüğü olan AIDS, bu noktada devreye girmektedir. Arapların HIV’e karşı dirençli olduğu bilinmektedir. Peki ya Türkler? Ve bu arada kan örnekleri neden toplandı? Unutmadan, bu arada Mustafa ÇINKI, devreye giren “akbaba” nitelikli ilaç firmalarından da bahsetmeyi es geçmemiştir. HIV-AIDS’in üzücü, düşündürücü ve hayret verici gelişimini okuduktan sonra, “Ne Kadar Maden O Kadar HIV/AIDS ve İç Savaş” başlığının haklılığını görme fırsatı olacaktır.
Çok uluslu maden-gıda-ilaç firmaları ve Batı’nın ırkçı ya da barbar diye nitelenebilecek yüzü burada ortaya çıkıyor ve tüm gelişmelerin sonunda sayfaya bir bomba düşüyor. Bomba, Sudan’da “El-Şifa” isimli ilaç fabrikasını gösteriyor. Neden? Madenlerin ulusların gücü noktasında etkisi 190’lı sayfalardan itibaren, buraya kadar getirilen mantıksal bakış açısıyla bütün halinde devam ettiriliyor. Ve dünya emperyalist bir paylaşım savaşına kolları sıvıyor. İşte bu arada Stalin, Roosvelt mektuplaşmaları ve Türk kromunun Almanlar için olduğu kadar, diğer paylaşım sevdalısı devletler için önemi de ortaya çıkmıştır. Peki bu nokta ve sonrasında Dünya Bankası (DB) ya da Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) rolleri nasıl keskinleşiyor ve netleşiyor? Tabi bu gibi kuruluşların yanında çok uluslu şirketler ve özel askeri güçleri de olacaktır. Bu gibi kuruluşların baskısıyla trona, bor gibi madenler ve bunlarla ilgili devlet tekeli olan yasalar nasıl değiştirilmiştir? Çok uluslu şirketlerden önemli örneklerle dünya sömürüsünün nasıl yürüdüğü gözler önüne serilmektedir; ama, “devlet kadar egemen şirket” olarak yazarca tanımlanan ITT (International Telephone and Telegraph Corparation) özellikle incelenmiştir ve dikkatle okunması faydalı olacaktır. Alüminyum karteli, uluslar arası bir cinayet, Rus oligarkları, Yeltsin-mafya çizgisi ile birlikte, Cayman Adalarında soluğu almak olasıdır bu sıralarda ve konu tabi ki çok uluslu şirketler, dolaylı olarak kürselleşme, özelleştirme.
Bu ayrım, Haçlı Seferi ilanının ayrımı oluyor. Bush, Hungtington gibi, maden kaynaklarını işaret ederek, “Medeniyetler Çatışması” yoluyla yenidünya düzeni için Haçlı Seferi ile dünyaya şekil çizenlerin maskesi, yüzlerinden bu bölüm ile sıyrılıyor. Bin Laden bahane, kaynaklar şahane. Afganistan, Irak; ama, hesapta olup su yüzüne çıkmayan Union Oil Company of California (Unocal) ve Taliban ilişkisi medeniyetlerin mi, yoksa kâr amaçlı yerlerin bir savaşı mı diye kafa karıştırıyor?
İkinci Malthusyen Haçlı Seferi olarak Irak’ı gösteren yazar, bu kısımda çok önemli bir noktaya değinmiştir. Günümüz Türkiye’si için çok önemli bir örnek olması gereken Osmanlı demir yolu imtiyazları ve demir yolu sözüyle yola çıkıp kaybedilenler. İttihat ve Terakki’den Sevr’e doğru giden yol da cabası ve Ankara Antlaşması’nda Fransızların Türkiye’de olma nedenlerinden biri de ortaya bu kısımda çıkıyor: Zengin maden kaynakları. Sonrasında gelen paktlar ve emperyalizmin bunlara bakış açısı. Bu arada, Hakkâri’nin tarihsel önemi ve bu tarihsel önem içerisinde 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayının 1926’daki benzeri anlatılmaktadır.
Ve tersine, baş aşağı çevrilen emperyalizm, onları çeviren “adam gibi adam” olup “Ya istiklâl ya ölüm” diyenler. Yani, günümüzün de kurtuluşunun yattığı dönem, Mustafa ÇINKI tarafından konunun bütünlüğü bozulmadan anlatılmaktadır. Bu eşsiz dönemden, özelleştirmeli, Rice’ın sınır değiştiren açıklamalı, daha önemlisi emperyalist maşalı uygulamalar dönemi. İkiz yasalar, Kürdistan anayasası, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu vb. Ülkemizin en az 100.000 km2’lik bir kısmının işgal altında olduğunu biliyor muydunuz? İşte bunların haritalarıyla birlikte ayrıntıları.
Sonuca giden son adım: Bor. Araçtan füze yapımına, hidrojen taşıyıcısı olaraktan enerji hammaddesine ve son olarak Bush’un Senato konuşmasındaki işaretine, Türk boruna dair ayrıntılı bilgiyi bu kısımda okumak olasıdır.
Bütün bunlarla birlikte ÇINKI’sal bir son:
Onlara mutsuzluğu haber veriyorum!
Bu topraklar onları bir kez daha kusacak.
Onlar asla bu milletin, bu toprakların
ve bu topraklar altındaki hazinelerin
hakimleri olamayacaklar.
Görecekler ve bir kez daha yaşayacaklar.
Bu bir kehanet değil!
Bu damarlarında asil bir kan akan milletin
mevcut kudretinin onlara yaşatacağı
yalın bir gerçek. (Mustafa ÇINKI)
Kitaba bir de güzel eklemede bulunmuş yazar. Uluslararası Suçlar Mahkemesi’ne sunulan, bir savcının emperyalizme karşı suç duyurusu metni. Metin, bir suç duyurusu belgesinden çok, bir manifestoyu andırmaktadır.
Bu kadar geniş alanda emperyalist sömürüyü tek kitapta içerir hale getirmek, kurguları oluşturmak, belgeleri toplamak ve birleştirmek çok yoğun emek, bilgi gerektirmektedir. Mustafa ÇINKI ise bunların hepsinde cömert davranarak, böyle bir eseri bize kazandırmış. Böyle bir esere layık sözleri bir araya getirmemedeki çekincem sanırım şimdi daha rahat anlaşılıyordur. Bu aşamadan sonra sadece emeğinize sağlık Sayın Mustafa ÇINKI demek düşer bize. Teşekkürler.
Mustafa ÇINKI’nın, yeni ve çok önemli bir konuda son kitabını hazırladığı müjdesini de bir not olarak iletmek istiyorum. Son olarak: Kitabın çok etkili fazlasıyla yeri bulunmaktadır; ama, Mustafa ÇINKI ağzıyla seslenebilmek için kitabın arka kapağındaki yazıyı bilgilerinize sunacağım ve ardından, eserin içinde en çok hoşuma giden ve değerli yazarın “yemek tarifi” anlatır gibi anlattığı “Dünya Bankası Aracılığıyla Adım Adım Bir Ülkenin Yer Altı Kaynağına Nasıl El Konulu? Bir Ülke Kaynakları Üzerinden Nasıl Soyulur?” başlıklı 5 maddeyi bilgilerinize sunacağım. Önce arka kapak:
“Dünya nüfusunun %15'ini oluşturan gelişmiş ülkelerin, tükenmeye yüz tutmuş maden kaynaklarının %60'ını, dünya nüfusunun geriye kalan %85'inin ise, bu kaynakların %40'ını tükettiğini ve kaynakların %60'ını tüketen azınlığın elinde bu ihtiyacı karşılayacak maden kaynağı bulunmadığını biliyor muydunuz? Küreselleşmenin, bu eşitsizliği süreğen kılacak emperyalizmin bir türevi olarak ileri sürüldüğünden haberiniz var mı? Çokuluslu madencilik şirketlerinin yanlarında "Özel Ordular"la dolaştığını, bu yasal olmayan askeri güçleri girdikleri ülkelerde kullandıklarını biliyor muydunuz? 21. yüzyılın eşiğinde yapılan kaynaksız kalma korkusuna dayalı bilimsel çalışmaların, bu yüzyılın ilk çeyreğinde kaynakların önemli bir bölümünün fiziken tükeneceğini ortaya koyduğunu bir yerlerde okumadınız mı? Fakir, ancak dünyanın tüm kaynaklarını elinde tutan dünya nüfusunun &85'inin yaşadığı ülkelere karşı açılan savaşın Malthusyen bir haçlı seferi, Afganistan savaşının bir bakır savaşı, Büyük Ortadoğu Projesi'nin Malthusyen haçlı seferlerinin bir parçası olduğunu, 21. Yüzyılın başında bir enerji devrimi doğumu yapıldığını, 21. yüzyılın ve gelecek yüzyılların enerji kaynağının tek temin adresinin ülkemiz olduğunu ve bu yüzden ülkemizin tıpkı 19. ve 20. yüzyıllarda olduğu gibi emperyalizmin açık bir hedefi haline geldiğini, oligarşik finansör gücün İngilizce konuşan birliğinin, dünyanın geneli için mülkiyet hakkı iddia ettiğini, çokuluslu madencilik şirketlerinin, gıda ve ilaç şirketleriyle iç içe bulunduğunu, rekabet kavramının bir masal ve dünyada ticaret ve üretimin kartellerin kontrolü altında olduğundan haberiniz var mı?
Kitabımız, yukarıda kısaca saydığımız ve bunlara ilave onlarca soruya cevap veren araştırma sonuçları ve gerçekleri ortaya koymak, Türk kamuoyunun doğru bir biçimde bilgilendirerek tercihlerinin doğru noktalarda oluşmasına katkıda bulunmak, ulus ve devletimizin karşı karşıya kaldığı NEO-MALTHUSYEN tehdit ve tehlikelere işaret etmek amacıyla yazılmıştır.”
DÜNYA BANKASI ARACILIĞIYLA ADIM ADIM BİR ÜLKENİN YERALTI KAYNAĞINA NASIL EL KONULUR? BİR ÜLKE KAYNAKLARI ÜZERİNDEN NASIL SOYULUR?[2]
1. İlk önce girilen ülkedeki verimli zengin maden yatağı bulunur. Bunun için o ülkenin maden arama kurumundan faydalanılır. Maden yataklanmış arazi kamu şirketinin elinde ruhsatlıysa, ya da maden devlet tarafından işletilecek bir maden kapsamındaysa iş daha da kolaydır.
2. İşletme için şirketleşme aşamasında önce ayrıcalıklı bir yerli şirket bulunur, (bu şirket, el koyma ve soygun organizasyonu sürecinin başında yer alır) Sermaye kompozisyonu yerli şirketle yabancı şirket oyları bir araya geldiğinde çoğunluğun yabancı elinde olması şeklinde ayarlanır. Ancak görünüşte yerli şirketle kamu şirketinin hisse toplamı çoğunluk oyu gözüktüğünden, ulusal şirket yanılsaması yaratılmıştır.
3. Yatırım aşamasında Dünya Bankasından kredi alınarak işletme borçlandırılır. Bu aşamada yerli özel şirket hissesini yabancı çokuluslu şirkete satarak aradan çekilir (organizasyon komisyonu alınmıştır).
4. Çoğunluk hissesi yabancı ortak elinde toplandığından şirket kararlarında etkin olan yabancı şirkettir. Tüm yatırım ekipmanları yabancı şirketin merkezinin olduğu ülkeden ithal edilir. İthalatta transfer fiyatla-ması uygulanarak daha yatırım aşamasında Dünya Bankasından alman kredi yabancı şirketin merkezindeki kasaya aktarılır (Örneğin; 1 liraya alınacak bir teçhizat 5 liraya ithal edilir. Teçhizatı ithal ve ihraç eden esasında aynı şirkettir.) Yatırım harcamaları, ortaklığın bir sonucu olarak şirket hissesi oranında ortaklar tarafından karşılanır (esasen harcamalar tamamen yerli kamu şirketine karşılattırılır.)
5. Yatırım bitip işletmeye geçildiğinde alman kredinin anapara ve faizleri ödenir. Kredi borcu bittiğinde şirket özelleştirme yoluyla büyük ortağa satılır. Satış bedeli şirkete yatırılan sermayeyi bile karşılamaktan uzaktır.
NOT: Kitabın piyasada örneği kalmadığı için talep edenlerin adresime e-ileti atmaları önemle rica olunur.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kitap Adı: AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ
(Tanzimattan
Gümrük Birliğine)
Yazar Adı: METİN AYDOĞAN
Yayınevi: KUM SAATİ YAYINLARI
(Yeni Baskısı İçin UMAY YAYINLARI)
Sayfa Sayısı:
503
Basım Tarihi-Yeri: Eylül, 2003-İstanbul, (Yeni Basımı
İzmir)
“ ‘Avrupa Birliğinin Türk halkının gönenç ve mutluluğunun tek yolu ve Türkiye’nin geleceği olduğunu’ söyleyenlerden, kitapta yer alan bilgi ve görüşlerden hepsini değil, yalnızca bir tekini çürütmelerini ve yanlışımı bulmalarını bekliyorum.” önsözü, kitabın sonunda hangi bilgilere sahip olacağımızı ve bu eserin bizlere neler katacağının bir belirteci görevini üstlenmiş görünüyor. Zaten kitap sonuna kadar okunduğu zaman aksini söylemenin de olasılığı kalmıyor. İşte bu iddiadan başlayarak, kitabın sonuna kadar her satır AB’nin Türk halkına anlatılan eksik, yanlış ve şişirme kısımlarına koca bir iğne batırıyor. Yani Sayın Metin AYDOĞAN, balon yapılan AB’yi elleriyle, beyniyle, belgelerle patlatıyor.
Kitabın en önemli özelliği, AB olayını ele alırken, sadece 1960’lardaki belgelerle başlayan tarih anlatılmıyor. Eser AB’yi incelemeye Tanzimat ile başlıyor. Yani Batıcı zihniyet ile ele alınıyor bu önemli konu. Bu noktanın anlamı çok fazla. Son dönemlerde 2. Cumhuriyetçiler, sonradan Kemalist olanlar, Türk-İslamcılar vb akımların sayesinde, Tanzimat ile Kemalizm, yani Tanzimat’ın teslimiyetçi, Batıcı anlayışının devamı; devrimci, muasır medeniyetler seviyesinin üstünü hedef edinmiş ve Tanzimat’tan hem uygulama hem de felsefe olarak ayrılmış Mustafa Kemal anlayışı gösterilmektedir. Eserin ilk bölümü okununca bu konunun aksi için herhangi bir şüphe kalmayacaktır.
Belirttiğim gibi eser Baltalimanı Antlaşması ile başlıyor, Tanzimat Fermanı, Borçlanma, Duyun-u Umumiye ve Islahat Fermanı’nın kapsamlı bir incelemesi, dönemin bürokratları ve yöneticilerinin görüşleri, antlaşma maddeleri, yorumları, günümüzden karşılaştırmalar ile yapılıyor. “Osmanlı padişahının yaşça küçük oluşu dost güçlerin (batılı devletlerin) kendisine doğru yolu göstermesine imkan vermektedir. Genç padişah bu yöndeki girişimleri, kendisine gösterilen sevgi ve içtenliğe bağlayacaktır. Müslüman halkın tutuculu artık eskisi gibi değildir; ulema eski gücünden çok şey yitirmiştir. Yapısal reformlar için uygun bir ortam vardır. Yapılacak girişimler, şu anda devlet işlerinin başında bulunan insanların, Avrupalı devletlerin güvenini kazanmasına yol açacaktır. Hiç kuşku duyulmasın ki İstanbul’daki yöneticiler, bu güvenden yararlanmak düşüncesiyle batılı devletlerin yaptığı bütün önerileri tez elden kabul edecektir.”[1] Bu sözler İngiliz Dışişleri Bakanı Palmeston’a, tarih kitaplarında kahraman diye okuduğumuz, Türk (!) aydını, İngiliz Büyükelçisi, Tanzimat’ın yaratıcılarından Mustafa Reşit Paşa’ya aittir. Bunun gibi onlarca söz ve görüşü, hem yerli hem de yabancıların ağzından, hem o tarihlerden hem de günümüzden, hem bu tezleri hem de Mustafa Kemal, Ziya Gökalp, Attila İlhan gibi aksi tezleri bu kısımda okumanın olasılığı vardır.
2. bölüm Tanzimat Batıcılığına son veren Mustafa Kemal ATATÜRK dönemini incelemekte ve yine aynı bölümde, 10 Kasım 1938 sabahı dönülen Tanzimat Batıcılığı zihniyetine yer vermektedir. Bu kısımda da maalesef ve keşke sözcüklerini çok kullanacağımız satırlar okuyacağız. Bu satırların devamı 3. bölüm ile pekişmektedir ve 3. bölüm Menderes tarafından 1959 başvurusu yapılarak günümüze kadar uzanan süreci ayrıntıyla işlemektedir. Bu bölümün girişi niteliğinde AB hakkında nedensel bilgiler verilmektedir. Bu bölümde AB’nin anlatılmasında Gümrük Birliği’nin önemli bir yeri bulunmaktadır. 1963’ten 1995 Gümrük Birliği’ne giden yol De Gaulle’nin de dediği gibi: “Türkiye’yi ne tamamen dışarı itilmeli ne de içeri alınmalıdır.”[2] Mantığı ile emperyalist anlayışın birleşmesinin sonucudur ve bunu Metin AYDOĞAN çok güzel şekilde ifade etmiştir. Hemen ardından da Gümrük Birliği’nin yıkıcı tüm etkilerini ayrıntıyla ele almıştır.
4. bölüm, 3. bölümü konu olarak da takip etmektedir. Gümrük Birliği sonrası zirveler Lüksemburg’dan Sevilla’ya kadar, aradaki ulusal (!) programlar, ilerleme raporları, Başbakanların, yöneticilerin, sözde ve gerçek aydınların sözleri, eylemleri, hem basında çıkan halleri hem de yansıyan çeşitli şekilleriyle bu bölümde karşımıza çıkmaktadır. Gümrük Birliği sonrası şenlik yapanları gören Türkiye, imza attığı belgede tam olarak neyin yazdığını bilmeyen kişiler tarafından yönetilmiştir.
5. bölüm ise AB ile ilişkilerin can damarı noktalardan birini oluşturmaktadır. Kıbrıs, Ege, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) ve AB başlıklı bu kısmın çok güzel bir yanı bulunmaktadır. O da Kıbrıs konusu işlenirken sadece 25 yıllık bir dava olarak bakılmamakta konuya. Kıbrıs’ın 1699’daki tarihinden günümüze kadar işlendiğini görmekteyiz. Kıbrıs’ın öneminin, Karasuları ve kıta sahanlığı sorunlarıyla anlatıldığı bölümde AGSP anlayışında, tıpkı diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi Türkiye’nin nasıl aldatıldığını çok rahat görebilmekteyiz. AB ordusu konusunda, NATO ile çıkan pürüzler, arada Türkiye’nin resmen aldatılması ve kullanılması, bunun üzerine küçük yemler ile yöneticilerimizin kahraman ilan edilmesi tüm ayrıntılarıyla yer bulmaktadır.
6. bölüm diğer bir can damarı konu ile AB’nin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktadır. Kürt “sorunu” ve Ermeni “soykırımı” ile AB’nin danslarını izlemek için bu bölüme konuk olmak gerekmektedir. AB’den bu konularda alınan kararlar, yapılan etkinlikler, özellikle Türkiye’ye bu konularda yapılan baskılar, aslında AB’nin Türkiye’den ne istediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hele ki Metin AYDOĞAN’ın anlayışıyla bütünleşen bu bölümden sonuçlar çıkarmak için AB ya da siyaset bilimi uzmanı olmaya gerek yok.
Peki, tüm bu bölümlerden geçtikten sonra, AB bizim açımızdan bir ortak mı yoksa tehdit mi? Bunun yanıtı 7. bölümde yer almaktadır. Özellikle mali-ekonomik yanı ve bunlarla ilgili programları bu bölümde bulacağımız gibi, Türkiye içinden AB’yi kimlerin istediğini açıkça yazılmıştır. Benim yazılarımda da sık sık üzerinde durduğum AB taraftarı bölücü-şeriatçı-liberal üçgeninin liberal ayağı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş bu bölümde. Bu bölümde son başlık çok yerinde ve önemli olmuştur. Harp Akademisi ve sempozyumlardan çıkan net iletiler aktarılmıştır. Ocak 2001, Tuncer KILINÇ’ın ortalığı ayağa kaldıran sözlerinin damgasını vurduğu Ocak 2002 sempozyumları ayrıntıyla yer almakta. Tabi bunların yansımaları da.
Prof. Dr. Erol MANİSALI’nın AB-Türkiye ilişkilerine koyduğu tanımlama çok
yerindeydi. Hatırlayacak olursak Sayın Erol MANİSALI, bu ilişki için “bekleme
odasında iğfal” demekteydi. İşte Sayın Metin AYDOĞAN da benzer şekilde
incelemesini Avrupa Birliği’nin neresindeyiz diyerek 8. bölümde eserini
tamamlamaktadır. Zira son sözünde bütün eserinin doğru mantığını ortaya
koymaktadır: “Türkiye’nin ‘AB’nin
neresinde olduğunu’ anlamak için Baltalimanı’ndan
Tanzimat ve Islahat’a Kemalist Devrim’den
günümüze geri dönüş uygulamalarına dek uzanan bir yolculuğun yapılması ve
olayların tarihsel bütünlük içinde ele alınması şarttır. Bu yapılmadan, yaşanan
olumsuzluklara karşı önlem almak ve Türkiye’nin geleceğine yön vermek mümkün
olmayacaktır.”
Her noktasıyla yoğun bir emek ve alın terinin ürünü olan eser, AB konusunda bilgi arayışı içerisinde olanların başucu kaynağı olacak niteliktedir. Metin AYDOĞAN’ın tarzının ve o güzel anlatımı ile tadının bulunabildiği eser, geçmişten gelen bilgilerle geleceğe yön vermek için bir pusula niteliğini taşımaktadır. Bize de ellerine sağlık demekten, eseri okumaktan ve 19 Mayıs Bayramı’nda “Gençler İlk Hedefiniz AB’dir İleri” diye manşet atan bir medya çarpıtmasına rağmen tüm halka bu eseri ve benzerlerini anlatmaktan başka görev düşmemektedir. Teşekkürler Metin AYDOĞAN.
Son olarak acı olan; ama, yüzyıllardır Batı’nın tutumunu gösteren bir paragrafı aktarmak istiyorum. Duyun-u Umumiye döneminde Fransa Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Osmanlı Devleti’nden alacağı olan devletlerin Hesap Komisyonu Başkanı Daniel DUCOSTE şöyle demiştir: “Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak yirmi beş yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte o zaman gerek alacaklarımız ve gerekse bunların faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Osmanlı Devletinin maliyesi, ekonomisi ve servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu ‘yerli misyonerlerin’, bizden ve yapacağımız siyasi baskılardan çok daha yararlı olacağı kanısındayım. Bunlar, Türk halkına kendi dilleri, kendi ikna yöntemleri ile yaklaşma olanaklarına sahiptirler. Bu ‘yerli misyonerler’ alacaklarımızın, bir ya da birkaç yüzyıl teminat unsurlarının en önemlilerinden biri olacaktır.”[3]
[1] Metin AYDOĞAN, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz, İstanbul: Kumsaati Yayınları, 2003, S. 91
[2] AYDOĞAN, age, S. 177
[3] AYDOĞAN, age, S. 107-108
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kitap Adı: 19 MAYIS 1999 ATATÜRK YENİDEN SANSUN’DA
Yazar Adı: TURGUT ÖZAKMAN
Yayınevi: BİLGİ YAYINEVİ
Sayfa Sayısı: 521 (235+286) 2 CİLT
Basım Tarihi-Yeri: 2002, ANKARA
2 cilt olmasına rağmen çok da kalın olmayan bu kitap, hacminden beklenmeyecek derecede önemli görevler üstlenmiş durumda. Kitabın ilk 10 sayfası okunduktan sonra, kitabın elden bırakılması gibi bir olanak tamamen ortadan kalkmaktadır. Bütün ulusal bayramlarda raporlu olan bir valinin, izin alamadığı için söylene söylene hazırlanan yardımcısını limanda bir şok beklemektedir. Çünkü; temsili olarak tekneden kalabalık bir ekiple inen kişi, elini uzatan vali yardımcısının elini iteklemiş, etrafındakilerle birlikte hızla şehirde bir otele yönlenmiştir. Vali yardımcısının oteli arayarak ve kimisini sanki hatırlıyorum dediği isimleri öğrenmesi hemen yakındır. İlk gelen kişi otel formuna isim olarak Mustafa Kemal ATATÜRK yazmıştır. O andan itibaren tüm ülke karışır. Otelde diğer formlara yazılan isimler: Falih Rıfkı ATAY, Hasan Ali YÜCEL, Salih BOZOK, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat BÖREKÇİ, Mahmut Esat BOZKURT, Mazhar Müfit KANSU, İbrahim Ethem AKINCI, Asker Saime, Eribe, Türkan BAŞTUĞ, Mustafa NECATİ, Vasıf ÇINAR, Ruşen Eşref ÜNAYDIN ve Yunus NADİ. İsimlerden de anlaşılacağı gibi, hepsi yaşadığı dönem içinde belli görevler üstlenmiştir. Sağlık, eğitim, din işleri, şehit bir Türk kadını, devrimin teorisyenleri, sürekli ATATÜRK’ün yanında olarak o dönemi yakından gözlemleyebilme gibi.
Kitabın en önemli özelliklerinden biri her Kemalist’in bir hayalini gerçeğe dönüştürür şekilde kurgulanmasıdır. Turgut ÖZAKMAN’ın edebi dilini özellikle vurgulamaya gerek yoktur sanıyorum. Hatta, kitap o kadar sade ve akıcı bir dille yazılmış ki okuduğunuz satırlar hemen gözünüzün önüne gelmektedir. Bir de bu kurgunun en önemli parçası, günümüz şartlarından hemen hiçbirini gözden kaçırmamış olmasıdır. Şöyle ki gelenlerin gerçekten kendileri olup olmadığını teşhis için Ankara’dan yakınları çağrılmaktadır. Yine Mustafa Kemal, her akşam günümüzdeki yanlış anlayışları düzeltmek için televizyondan “Ulusa Sesleniş” konuşması yapmaktadır. İlk cildin en önemli noktalarından biri bu kısımlardır. Çünkü; bu kısımda Mustafa Kemal, Vahidettin olayına, Kurtuluş Savaşı’nın mali kaynaklarına, bu savaşın nasıl kazanıldığına, devrimlerin hangi şartlarda yapıldığına, ayrıntılarıyla değinmektedir. Her konuşmanın ardından Türk milleti ayaklanmakta, kimi gazeteler kendi isteğiyle yayın yapmamakta utancından, televizyonlardan ve gazetelerden yayınların hemen ardından halk sokaklara dökülmektedir. Üstelik hükümet görevdedir ve ATATÜRK’ün anlattıklarından sorular gazeteciler tarafından sorulmaktadır. Yanıtları tahmin ediniz.
Kitaptan fazla nokta alıntılamadan anlatma yapmak, kitabın bütünlüğü açısından da faydalı olmaktadır. Turgut ÖZAKMAN’ın en önemli niteliklerinden olan, romanları dahi gerçek bilgilere dayanarak yazmak, bu eserde de başarıyla uygulanmıştır. Yani kaynakçalı bir roman ile karşı karşıyayız. İkinci cilt işte bu birinci cilt temelinin üzerine katlar çıkar şekildedir ve günümüze gelen kurgulamada başarının göstergelerinden biridir. Günün siyasileri, yani Kemalizm’den ödün vermenin kilit ve anahtarları, Mustafa Kemal’in geldiğinde kalmak istediği ve DEMİREL’i kaldığı yerden çıkarmadan müze olan kısma geçtiği Çankaya Köşkü’nde resmen sorguya çekilmektedir. Her konuda soru soracak ve geri adım atılacak nedenleri sorgulayacak kişiler de Mustafa Kemal’in yanında olduğu için hem güldüren hem de kısa ama öz bilgi veren, yalnız gülerken gerçekten ağlatmayı da başaracak bilgiler veren 2 cilt, çok önemli bir görev üstlenmektedir. Demirel’in Said-i Kürdi hakkından dediklerinden tutun da 1960-1980 arası siyasi dönemin ana hatlarını bu ciltte bulma olasılığınız vardır. Bu kısımda sorgular sürerken, başta Mustafa Kemal olmak üzere, soru soranların, siyasilere tavırları, siyasilerin sorulan sorulara verdiği yanıtlar ve bu yanıtları verirken düştükleri durumlar, çok iyi bir edebi dille yazıldığından, insanı oldukça derinden etkilemektedir.
Ve son Mustafa Kemal, Ankara Büyük Tiyatro, yani kendi kurdurduğu Opera Binası’nda eser izleyip kısa bir konuşma yaparken, halk kapının önünde O’nu görmek için uğraşmaktadır. O ise arabasına binmeyip halkla birlikte marşlar söyleyerek yürümeyi tercih eder. Son konuşmasını yaptığını belirten Mustafa Kemal, sonsuzluğa geri döner. Tutanakçının notlarının sonu AKP’nin iktidara gelmesidir ve altında şu satırlar yazar: “Umarım bazı eski filmler yeniden gösterime girmez. Umarım Atatürk’ü daha da şiddetle özlemeyiz.”
Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal gelerek tarihi değiştirmemektedir. Yani, yeni bir şeyler yapmak yerine, Türk milletine, bir Mustafa Kemal’in de kendisi olduğunu hatırlatmıştır. Siyasi ve günlük olaylar aynen işlerken, Mustafa Kemal, halkın içindeki yurtseverliği canlandırma çabası ve çarpıtılanları düzeltme çabası içerisindedir. Bu da demektir ki Mustafa Kemal Türk milletinin harekete geçmesini istemektedir ve sadece bunu sağlamak için geri gelmiştir. Bu eser de bunun çok mükemmel bir aracısı olmaktadır.
Son olarak sırasıyla birinci ve ikinci cildin arka kapağındaki yazıları aktarmanın kitabı tanıma açısından faydalı olacağını düşünmekteyiz.
1. CİLT
"Bu
halk ne istiyordu yahu? Atatürk'ü böyle çılgınca özlemeleri için ne
sebep vardı ki? Memleketi evelallah gül gibi idare etmekteydiler.
Partiler, televizyonlar, radyolar, üniversiteler, köprüler, barajlar,
santraller, otoyollar, fabrikalar çoğalıyor, gökdelenler yükseliyor,
döviz serbestçe alınıp satılıyor, İngilizce ağır ağır Türkçenin yerini
alıyor, beceren köşeyi dönüyor, manavlarda İtalyan eriği, marketlerde
Fransız sirkesi, eczanelerde Viagra bile bulunuyordu. Neredeyse cebi
olan herkesin bir cep telefonu vardı. 8 yıllık eğitim de başlamıştı.
Çağ atlamak başka nasıl olurdu? Daha ne olsundu! Atatürk'ün sözünü
ettiği çağdaş uygarlık düzeyine bal gibi ulaşılmıştı işte! Çağdaş
uygarlık düzeyi eğer bu değilse, neydi? Gerçi bazı ufak tefek sorunlar
vardı ama bu kadarcık kusur da her demokraside bulunurdu’.
Uzun yıllar boyunca "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye
özledik O'nu. Bir mucize gerçekleşip Atatürk 19 Mayıs 1999'da geri
dönse ve yeniden Samsun'a ayak hassaydı, ne derdi acaba, Türkiye'de
neler olurdu, bugünkü durumun sorumluları ne yaparlardı? Bu kitap işte
bu özlemin ve bu mucize sürecinde yaşanan çarpıcı olayların,
sevinçlerin, umutların, acıların; düşündürücü, şaşırtıcı, uyarıcı,
uyandırıcı ve eğlenceli sahnelerin romanıdır.
2.CİLT
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kitap Adı: Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri
Yazar Adı: Sadi BORAK
Yayınevi: Kaynak Yayınları
Sayfa Sayısı: 448
Basım Tarihi-Yeri: Şubat, 1997-İstanbul
Mustafa Kemal, hakkında belki de en çok kitap, makale gibi eser yazılmış kişidir. Şüphesiz içlerinde çok çok önemli eserler bulunmaktadır. Ancak; öne almamız gereken eserler, bizzat onun kaleminden ve ağzından çıkanlar olursa kimi karmaşa da önlenmiş olacaktır. İşte bu eserlerin belki de en önemlilerinden birini Sadi BORAK yazmıştır. Gerçi yazdığı kitap Atatürk’ün doğrudan kendine ait sözlerden oluşsa da devlet kurumlarından basmayanlar çıkmıştır.
“…başka cephelerde, başka mıntıkalarda diğer milletlerle dahi verdiğim muharebelerde daima vatanın müdafaasından ibaret olan asli vazifemi ifa ettim. Binaenaleyh kalbimde kin ve düşmanlık hisleri yer bulmamıştır.”[1] “ Benim bütün hayatım ve her yaptığım hareket Avrupa’dan nefret etmediğimin bir delilidir. Ben hiçbir zaman nefretler esasına dayanarak dövüşmedim. Yalnız gerçeği korumak için savaştım… Ben hiçbir ulustan, hükümetlerinin hatalarından dolayı nefret etmedim… Çok geçmeden sizinle de (İngilizleri kastetmektedir.-yn.) öbür büyük devletlerin karışmasından önce nasılsa yine öyle dost olacağız. İngilizler kendileri önce doğru yoldan çıktıkları için hatalarını görüp pişmanlıklarını belirtmelidirler.”[2] “Bu dünya bizim kalbimizde ve vicdanımızda düşmanlık hissi bırakmak istemiyorsa, bizim hakkımızdaki kalp ve vicdanlarındaki zulmü çıkarsın. Zulüm hissi baki kaldıkça, intikam hissi devam edecektir.”[3]
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’dir. Bu kısmı Genelge, Telgraf, Beyanname ve Mektuplar isimli ikinci bölüm takip etmektedir. Kitap başlı başına arşivciliğin doruk noktasını oluşturmaktadır. Hele öyle gizli görüşmelerin belgeleri bulunmaktadır ki o şartlar ve sonraki yaşananlar düşünüldüğünde insanı şaşırtıyor ciddi anlamda ve düşünmeden edemiyor Mustafa Kemal nasıl saklamış bu belgeleri diye. Tabi büyüklüğünü görmek için gerekli şaşkınlıktır bu.
“Efendiler, bir insan ve insanlardan bir araya getirilmiş bir sosyal heyet ölmeye karar verirse yaşamak için, behemehal yaşar. Fakat ölmeye çalışanlar ve ölüme kaçanlar, yaşamak için mutlaka ölürler. Ölümün yalnız maddi olması bahis konusu değildir. Manen dahi ölünür.”[4]
Kitabı çok önemli kılan şey Mustafa Kemal’in kişiliği üzerinde büyük çıkarımlar yapmamızı sağlayacak bilgiler içermesidir. Örneğin; Mustafa Kemal in İzmir halkı ile yaptığı bir konuşma bu kitapta bulunmaktadır. Belki de kitabın en önemli kısmı buradır. Eserin 155-225 sayfaları arası, 2 Şubat 1923 tarihli, İzmir’de tam 6 saat süren bir konuşmaya ayrılmıştır. Peki nedir bu uzun konuşmanın önemi diye sorulacak olursa ilginç bir şekilde bir devrim yapma girişimindeki önderin halkı bizzat ne ölçüde eğitmeye çalıştığının resmi kaydıdır. Duygusal anlamda bugün dahi bakıldığında insanın etkilenmeme olasılığı olmayan bu konuşmada halka sadece nutuk atan bir lider yoktur. Konuşmasını yapmadan önce halkın sorularını almış ve onlara bu sorular doğrultusunda çok çeşitli bilimsel temelli bilgiler vermiştir. Bu bilimsel anlamda çeşitlilik ise oldukça şaşırtıcıdır. Ömrünün o tarihe kadar büyük bölümünü cephede geçirmiş olan bir önder, siyaset bilimi, tarih, din bilimi, felsefe, sanat, ekonomi, yönetim bilimi, askerlik sanatı, etik, eğitim, genel anlamda bilim, uluslar arası ilişkiler alanında hem de azımsanamayacak ölçüde veriye dayanarak bir konuşma yapmıştır. Üstelik bu konuşma o kadar sade bir dille yapılmıştır ki karşısında çoğu okuma-yazma bilmeyen halkın anlayacağı bir şekle sokulmuştur. Bu bölüm günümüzden bakıldığında dahi o kadar etkileyicidir ki sadece bu bölüm ile ilgili özel bir çalışma bile yapılabilir. Dinin toplum için gerekliliğini, İslam’ın neden geri kaldığını, kadının dinde ve Türklerde yerini, ailenin önemini, Fransız İhtilali’ni, Bolşevik İhtilali’ni, tarihi, Osmanlı’yı, siyaset bilimini, yönetim bilimini, ahlakı ve felsefeyi farklı açılardan görmek için bulunmaz bir eser.
“Bir milletin ilk mektebi kadının kucağıdır.[5]” “Efendiler! Bilirsiniz ki hayat demek; mücadele demektir, çarpışma demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, kuvvete, kudrete dayanan bir keyfiyettir. İnsanların bugün meşgul olduğu meseleler, bütün karşılaştığı tehlikeler ve bütün elde ettiği muvaffakiyetler, umumi bir mücadelenin dalgaları tarafından meydana gelmiştir.”[6] “Eğer bütün bu çalışmalar ve fedakarlık rehavet içinde yaşamak için ise hiçbir mana ifade etmez. Kabul etmek lazımdır ki, asıl kurtuluşa yetişebilmek mücadeleyi tatil etmek değil, ebede kadar mücadeleyi devam ettirmekle mümkün olacaktır.”[7]
Eseri tanıtmak sadece kimi özelliklerini belirtmek niteliğini taşımaktadır. Çünkü; bu eserin tanınabilmesi için tamamının, satır satır okunması gerekmektedir. O kadar ki şairlerin toplum hayatındaki önemini, müziğin önemini, 31 Mart olayını, Musul Sorunu’nu, eğitim ve bilimsel eğitimin nasıl yapılması gerektiğini, medreselerin bilim ve eğitimden uzak kaldığını, asli olan Türk unsurunun Osmanlı’daki durumunu, ekonominin önemini ve Osmanlı’da geri kalışını görmek için bu eser yine çok önemli bir yere sahip.
“Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”[8]
Bursa Nutku’nun söylenmediği gibi tatlı su Kemalistliği yapmaya çalışanlar için gerekli belge de eserde mevcuttur. Ayrıca; eserde onlarca büyükelçi nezdinde yapılmış konuşmalar bulunmaktadır. Yani o dönem için karşılıklı ilişkilerin önemini ve devlet protokolündeki nezaketi görmek için önemli belgelerdir bunlar.
“…insanlar her şeyden evvel, önce kendi faydasını düşünür. Kendi hayati sebeplerini, kendi zenginlik ve mutluluk sebeplerini temin etmemiş olan bir insanın başkalarının hayatiyle ilgilendiğini kabul etmek o kadar mantıki değildir. İnsanların böyle düşünmesi de pek meşru ve caizdir. Yalnız meşru olmayan ve caiz olmayan, kötü olan, reddedilen şey, faydasını başkalarının faydasından fazla düşünmesidir.”[9]
Eserde bir diğer önemli kısım, 32-128 sayfalarında yer alan ve Mustafa Kemal Başkanlığında, Heyet-i Temsiliye üyeleri ve komutanlar arasında ileriye yönelik alınması gerekli kararlar ve Kurtuluş Savaşı’nın parasal kaynakları ile ilgili olarak yapılan gizli görüşmelerdir. Bu kısım Mustafa Kemal’in önderlik yeteneğinin hem doğuştan gelen kısmının hem de hayat içinde gelişmesiyle oluşan kısmının ne kadar ileri düzeyde olduğunun somutlanmasıdır. Herkesi dinleyen, en son ya da yol çizmek için başta konuşan bir önder, hem de dediğimiz dönem savaş hali ve şunu bunu satarak ekonomik rahatlamanın sağlanamayacağını bilip, vurgulayan bir kişilik. İkna yeteneği ve eşgüdümü sağlamadaki başarısını, iyi düzeyde planlama ve denetimi yapan ve tüm bunları, “orduyu da kuran halkın” içinde olduğu örgüt ile başarabileceğini belirten bir önderi kendinden öğrenmek daha iyi olacaktır.
“Bizim kuvvetli seciyemiz tabii milli seciyemizdir. Daima ve daima bu milli seciyemizi yükseltmek, muhafaza etmek lazımdır. Belki bu ifadeden milliyetperverlik çıkar. O çıkar. Ancak bunu diğer vatandaşlarımızın, yani bütün vatandaşlarımızın birbirine karşı kötü yorumlamasına mahal yoktur.”[10]
Din-ırk gibi yapay ayrımların, ülkeleri nasıl bölüp parçalamak için kullanıldığını Mustafa Kemal’in ağzından öğrenmek ayrı bir öğretici olmaktadır. Benzeri şekilde Panislamizm ya da Pantürkizm (Turancılık) gibi fikirlerin başarıya ulaşamayacağını; ancak, bağımsız ne Sovyetler Birliği ile ne de emperyalist devletler ile bir olmadan ve belirlenen Misak-ı Milli içinde yaşamanın doğruluğundan bahsetmektedir.
“Bu devleti, yeni Türkiye Devletini kuran bir asıl unsur vardır. Ve bu unsur ile mesailerini birleştirmiş, talihlerini birleştirmiş unsurlar da vardır. Bu unsurlardan vatandaş da vardır. Başka başka din ve mezheplerden bulunanlar vardır. Bu memleketi ve bu devletin hakiki dayanağına daima, iyi, yüksek, saygılı duygularla duygulanmış gülleri ve hareketleri ile daima bu duygular içinde geçmiş bulunan ırkların aynı dinden olması şart değildir. Misal: Musevi vatandaşlarımız gibi… şüphe yok ki Musevi vatandaşlarımız hiçbir vakitte bu memlekette olduğundan daha çok refah ve saadete malik olamazlar. Şimdiye kadar böyle olmuştur. Yeni Türkiye, bu suretle kendilerine daha çok inandırıcı ve emniyet verici olur. Diğer unsurlar dahi, Müslüman olmayan unsurlar dahi mübadeleden sonra memleketimizde kalmış olacaklar dahi emin olabilirler ki, şimdiye kadar kapıldıkları teşviklerin bundan sonra hiçbir faydası, etkisi, hükmü olmadığını takdir ederler ve tam sadakatla bu milletin içinde yaşamağa karar verirlerse hiçbir vakitte bu millet tarafından kötü muameleye maruz kalmayacaklar, insaniyetin gerektirdiği bütün hususların kendileri hakkında tatbik edilmiş olduğunu göreceklerdir.”[11]
Eser hakkında anlatılacak o kadar çok bilgi bulunmaktadır ki hepsini buraya aktardığımızda, eserin tamamını yakınını yorumsuz olarak yazmamız gerekecektir. Siyasi parti, toplum çıkarı, muhtar seçiminin dahi önemi, halkın kanunları Kur’an ayeti gibi ezberlemesi gerekliliği, dil konusunda bizzat çalıştığı ve hatta herkesi bu konuda sınava tabi tuttuğu gibi yüzlerce ayrıntının doğrudan bulunabileceği bu eser, Mustafa Kemal’i her yönüyle hem kişiliği hem de devlet adamlığı ile öğrenmek için mükemmel bir kılavuz görevi üstlenmektedir. Son olarak da erdem üzerine söylediği şu sözleri belirtmek de kimi unutulan değerlerin hatırlatılması için faydalı olacaktır:
“İnsanlar daima yüksek, necip(soylu, temiz-yn.) ve mukaddes (kutsal-yn.) hedeflere yürümelidir. Bu tarz-ı hareket insan olanın vicdanını, dimağını, bütün mefhum-i (kavram-yn.) insanisini tatmin eder. Bu tarzda yürüyenler ne kadar büyük fedakarlık yaparlarsa o kadar yükselirler ve bu tarz-ı hareket mutlaka açık olur. Çünkü nasiyesi (alın-yn.) açık, dimağı açık, kalp ve vicdanı açık insanlar tarafından ihtiyar olunabilen (seçilen-yn) heyet-i içtimaiyeler ancak bu mutena (seçkin, özenilmiş-yn.) hareketlerin muakkibi (izleyen, arkasından giden-yn) olabilirler. İnkar, hissiyat ve teşebbüsatını gizli tutanlar, gizli vesaite tatbike müteşebbis olanlar mutlaka ar ve hicabı (utanma-yn.) mucip (gerektiren-yn.) akıl ve mantıkın haricinde hareket edenler olabilirler. Bu gibi müteşebbislerin akıbeti evvel ve ahir hüsrandır.”[12]
Ali MERT
[1] Sadi BORAK, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1997, S. 28
[2] BORAK, age, S. 153
[3] BORAK, age, S. 198
[4] BORAK, age, S. 167
[5] BORAK, age, S. 176
[6] BORAK, age, S. 159
[7] BORAK, age, S. 204
[8] BORAK, age, S. 251
[9] BORAK, age, S. 164
[10] BORAK, age, S. 211
[11] BORAK, age, S. 225
[12] BORAK, age, S. 232
“Efendiler! Biliyorsunuz ki bizde bir de kanaat meselesi vardır. Kanaatkar olmak nazariyesi vardır. Bu çok yanlıştır… Kanaatkar olmak demek, fakir olmak, az şey ile yetinmek demek değildir…İnsanlar çok çalışmaya mecburdur… miskin durumda kalan insanlar da, yükselmiş insanlardan kurulu bir insan heyeti karşısında yalnız uşak olmaya mahkum kalır.” (S. 204-205)
“… fırka denildiği zaman bu milletin içinden şu veya bu sınıfı almak, diğer bir sınıfın faydaları aleyhine çalışmak… Hayır, ben böyle bir fırka yapmak tasavvurunda değilim… Zira inceleyerek görürüz ki faydaları birbirine denk sınıflardan müteşekkil bir halktan başka muhatap bulamayız.” (S. 218)“…bizim milletimiz, baştan sona kadar birbirinin menfaatine yardımcı, yol gösterici bir sınıftan başka bir şey değildir.”(S. 219)
“Arkadaşlar, milletten çok şey istemeğe hakkımız yoktur. Millete görev yapmaya mecburuz. Aç kalırsak çalışalım, nasıl yapmak gerekirse öyle yapalım… Hizmet eden vazifesini, namus vazifesini yapmıştır.”(S. 222)
“Bir gün bir camide rastladım. İlmi kisveyi giyinmiş bir zat vaaz ediyordu. Ve bu vaiz birtakım ejderhalardan ve denizlerdeki ejderhalardan bahsediyordu ki, bugünkü ilim ve fennin kabul edemeyeceği bir şekilde. Halbuki ilim ve fen bilindikten sonra belki aynı noktayı izah ve tefsir etmek isteyen insan bir netice çıkarabilir ve o netice herkes tarafından kabul edilebilir. Bu itibarla ben şu fikirdeyim ki milletimizin, memleketimizin, devletimizin bilgi veren yerleri, ilim kapısı yeri olmalıdır.”(S. 216)
“Hazırlanma dönemine geçtikten sonra da millet, işlerinde hiçbir endişe ile karşılaşmaması için bu orduyu şimdiye kadar olduğundan daha mükemmel bir hale getireceğiz. Bu ise ancak ordu mensuplarının refahını, saadetini temin etmekle mümkünüdür. Hayat kaygısı içinde bulunan insanların -Hayat dediğim zaman askerler için bahis konusu olan muharebede terk edeceği hayat değildir. Bizim askerlerimiz, bizim zabit ve kumandanlarımız vatanı için ve milleti için muharebe meydanlarında tereddütsüz hayatlarını bırakırlar ve bunu yapmayı ararlar. Fakat icap ederse o ölüm gününe yetişebilmek için kat’edeceği hayat mesafesi içinde- ihtiyaçları vardır. O insani ve ailevi ihtiyaçları fazlasiyle temin olunmalıdır ki, subay ve asker diğer sınıflara oranla o işlerle en az meşgul olsun. Bunu temin etmek isteyen bir millet en esaslı bir noktada birleşmiş demektir. Halbuki, her hususta hayatına kuvvet ve peklik vermek isteyen ve buna karar vermiş olan milletimizin elbette subaylarını ve askeri mensuplarını ve devlet makinesini işletecek bütün memurların hayatını en müreffeh bir halde bulundurabilmek için icap eden hususları emniyet altına alınacaktır.” (S. 221)
“Ben bizzat böyle bir siyasi teşekkülün içinde bulunmak (HP’yi kastetmiştir-yn.) ve başında bulunmakla memlekete en büyük bir vazifeyi yapacağıma kaniim. Devletin başında, Hükümetin başında bulunmaktan daha önemli görüyorum böyle bir siyasi teşekkülün başında bulunmayı…Çünkü efendim, bizim milletimizin esaslı olarak bütün bu konuştuğumuz şeyleri yapabilmeye kendini kabiliyetli kılabilecek bir noksanı vardır. O da siyasi terbiyeden yoksunluğudur. Millet siyasi terbiyeyi almalıdır. İşte Meclis olmadığı zamanki halimiz ve Meclis olduktan sonra da düşüncemizi çeken manzaraların tamamı esasında millette siyasi terbiyenin gerektiği kadar var olmamasından ileri gelmiştir… köyün muhtarı olmak, o köyün, o mahallenin uşağı demektir… köylünün muhtar ne demek olduğunu ve muhtar niçin seçildiğini bilmesi lazımdır. Bu siyasi terbiye ile olur.” (S. 222-223)
“Her şey sırasında ve zamanında yapılmalıdır.” (S. 31)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı