![]()
ALİ MERT...
Bir Gün Mutlaka...tickets to wicked Lions tickets
“Az önce muhalefetten arkadaşlar konuşurken tabela üniversitesinden falan bahsettiler ve bazıları dediler ki: ‘Falanca üniversitenin rektörü, benim üniversitem tabela üniversitesi, diye ağlıyor.’ Öyle ağlayan bir rektör varsa buradan kendisine ikazda bulunuyorum: Derhâl istifa etsin! Çünkü, tıpkı muhalefet gibi o da millet faktörünü unutmuş demektir. Milletiyle kol kola girerek bu tür adımların nasıl atılabileceğinin ispatını görmek isteyenler Bayburt'a gidebilir.”
Bu özlü sözler[1](!) AKP Bayburt Milletvekili Sayın Fetani BATTAL’a aittir. Ne diyor Sayın BATTAL, pozitif bilimin yapıldığı bir yerde, kararlarını ve doğrultusunu pozitif bilim kurallarının çizdiği yola göre belirleyen bir yerde, millet iradesi hiçe sayılıyormuş.
Derhal istifa etmesi gerektiği görüşünü telkin yoluyla değil, uyarı yoluyla ileten BATTAL’a göre, millet iradesinin seçtiği bir iktidar, pozitif bilime rağmen bir üniversite açıyorsa o meşrudur ve hatta daha öte etik ve doğrudur.
Konuyu irdelerken hemen belirtelim: Millet iradesi gibi, siyaset biliminin yüzyıllardır tartıştığı ve çözemediği için günümüzde temsil vb. konudaki krizlerden dolayı post-modern siyasetin konuşulduğu bir konu, incelememizin kapsamını aşmaktadır. Başlı başına ayrı bir yazının temelini oluşturacak konuya değinmemekte yarar olacaktır.
Ekonomik gelişmişlik düzeyinden doğrudan etkilenen ve ekonomik gelişmişlik düzeyini doğrudan etkileyen; sosyal, kültürel ve psikolojik yanıyla bir bütün olarak ele alınması gereken eğitim konusu, ideolojik malzemenin temeline alındığında, ortaya yukarıdaki sözlerin uçuştuğu tablolar çıkmaktadır.
Eğitimin ideolojiden etkilenmemesini istemek gibi bir durum, iyi dilek ve temenniden öteye gitmez. Eğitim, her dönem ve her zaman egemen ideolojiden şu ya da bu ölçüde etkilenmiştir. Bu, devlet sistematiği içerisinde yadsınacak bir durum değildir. Sorun, eğitimin ideolojiden ne derece etkilendiği ve ideolojiye mutlak ölçüde bilimin egemen olup olmadığıdır. Bir ideoloji, özellikle eğitim konusunda pozitif bilimi temel alıyorsa ve bunu halk yardakçısı (popülist) politikaya alet etmiyorsa çok engel aşılmış demektir. Bahsettiğimiz tam da dönemin olağanüstülüğü içerisindeki kimi abartmalara rağmen, Kemalizm’in eğitim politikasıdır.
Son günlerde Türkiye’de olanlara bakarsak, somut örnekleri görebiliriz. Ülkemiz ekonomik gelişme konusunda o kadar önemli adımlar atıyor ki (!) bunun kalkınmaya yansıması hemen gerçekleşiyor. Yansımanın en önemli sonuçları ise eğitimde yaşanmaktadır. Peki, sorun eğitimden mi başlamaktadır?
Plan ve pilav tercihinde, her ikisini yan yana ülkeye sunabilmek yerine, pilavı vererek günlük doyumları sağlayan sağ zihniyet, günümüzde en iyi pilavın “üniversite” olduğu konusunda kesin kararlı görünüyor. 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 19. maddesine göre; yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, nicelik ve niteliğinin yükseltilmesi için gerekli tedbiri almak, Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevleri arasında bulunmaktadır. İşte tüm sorun da bu noktada başlamaktadır.
Yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, ülkemizin eğitimde atacağı en önemli adımlardan biri olacaktır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (2000-2005) yükseköğretimdeki okullaşma oranı % 37,5 olarak hedeflenmiştir. Ancak bu oran 2005-2006 eğitim-öğretim yılında örgün öğretimde % 21,84 (lisans düzeyinde % 14,58, önlisans düzeyinde % 7,26) açık öğretimde de % 12,63 olmak üzere toplam % 34,46 olarak gerçekleştiğinden hedefe ulaşılamamıştır.
Yeni üniversitelerin kurulması için verilen yasa tasarısının genel gerekçesinde şu satırları okuyabiliriz:
“Son yıllarda ortaöğretimdeki okullaşma oranının yükselmesi, yükseköğrenime olan talebi de sürekli olarak artırmaktadır. Dokuzuncu Kalkınma Planında (2012-2013) ortaöğretimdeki okullaşma oranı % 100 olarak hedeflenmiştir. Ortaöğretimdeki okullaşma oranındaki yükseliş yükseköğrenime olan talebi de artırmaktadır. İkinci öğretim ya da açık öğretim yoluyla bu talebin bir kısmı karşılanmaya çalışılsa da tamamıyla karşılanması mümkün olamadığından üniversitelerin önündeki yığılmalar devam etmektedir. 2007 yılı örgün yükseköğretim programları kontenjanları 413.147’dir. Bu kontenjanlar için 1.641.403 aday Öğrenci Seçme Sınavıyla (ÖSS), 135.038 aday da sınavsız geçişle yerleştirilmek üzere toplam 1.776.041 aday başvuruda bulunmuştur. Önlisans programlarına sınavsız geçişle 118.225, ÖSS sonuçlarına göre 80.908 olmak üzere toplam 199.133 öğrenci, lisans programlarına 193.524 öğrenci, açık öğretim programlarına da 233.733 öğrenci olmak üzere toplam 626.390 öğrenci yerleştirilebilmiştir. Bu durumda yeni üniversiteler kurulmadığı takdirde üniversite kapısındaki yığılmanın büyüyerek devam etmesi kaçınılmazdır.”
Milli irade; “yeni üniversiteler yoluyla ortaöğretimden sonra, yükseköğretim kurumlarının önünde olan birikmeye karşı önlem için her yere üniversite açın” şeklinde kendini somutlamıştır. Sözde milli iradenin tek başına bu ifadesi aslında plansızlık göstergesi değildir ve sadece bu koşulu düşündüğümüzde yeni üniversiteler açılması haklıdır.
Aynı koşulu bir basamak daha ilerletelim ve ortaöğretimden yükseköğretime geçiş gibi, yükseköğretimden de iş yaşamına geçişi düşünelim. Kaç doktora ihtiyaç var ülkemizde ve tıp fakülteleri ile bu konuda ne derece etkileşimle bir planlama yapılmaktadır? Ya da ziraatı her gün biraz daha öldürülen ülkede, sürekli ziraat mühendisi mezunu vermek hangi mantıkla açıklanabilir? Kamu yönetiminin, işletme mantığına indirgendiği bir ortamda, kamu yönetimi mezunu sayısını artırıp, onların gireceği işlere işletme mezunlarını doldurmak, geleceğe nasıl bir yatırım yapmaktır?
Bu sorulara herkesin kendince bir yanıtı olmakla birlikte, tüm yanıtlar aynı endişeleri de barındırmaktadır. Demek ki eğitimde plansızlık konusu aklımızın bir köşesinde durmalıdır.
Plansız eğitimin egemen olduğu sistemimizde, değişen ekonomi ve iş yaşamı şartlarını göz önünde bulundurmayan biz statükocular (!) küreselleşme karşısında da yoksulluğun değil, zenginliğin paylaşılması ya da küreselleşen ve küreselleştiren ayrımlarında adalet için mücadele verilmesi gibi sinsi (!) söylemlerle uluslararası sermayenin canını sıkmaktayız.
Teorinin gereksiz olduğu ve hatta işletme bölümü öğrencilerinin anayasa hukuku görerek zaman kaybettiğini belirten neo-söylemliler sosyo-ekonomik şartları kötü olan bizim gibi ülkeleri çok seven kişilerdir. Batılı ülkelerin, nitelikli eleman eksiğini üç beş kuruş fazla parayla sağlayabilme kolaylığı var ve bu ülkeler eğitim anlamında da kendine bağımlı ülkeler yaratmıştır. Bağımlı ülkelerde ise kontrolsüz çoğalmayla dengesiz ekonomi körüklenirken ve üstelik üç çocuk yapmaları için rüyalara bile müdahale eden başbakan varken, Batılı ülkeler için sorun çıkması beklenmemelidir. Daha başka bir ifadeyle Türkiye içerisindeki bir üniversitede yabancı dille eğitim yapılması ve hatta bunu bile kenara koyalım, muhasebe dersinde ülkemizde uygulanmayan Amerikan muhasebe sisteminin gösterilmesinin altında hangi düşünce vardır? Üstelik her üniversitede öğrencilere süslü resimlerle AB-D şehirlerinde nasıl sömürülebilirsiniz ve emeğinizi nasıl ucuza satabilirsiniz de AB-D şehirlerinde bir süre bulunabilirsiniz körüklemesi yapılırken, eğitim daha da anlamlı bir biçime gelmektedir. Bu durumda plansız bir eğitimi, bağımlı bir eğitim politikasını konuşmaktayız. Kendi ülkesinde şartlar yaratmak yerine, hazır şartları olan ve koruması altında iktidarda kalabildikleri ülkeler için eleman yetiştirmekten bahsediyoruz.
Neo-liberalizmin akıllara dayattığı ve genel bir kanıya dönüşen söylem vardır: Bir kurumu devlet kötü yönetir, özel sektör ise iyi. Örneğin; belediye otobüsleri daha iyi hizmet için halk otobüsleri ile yan yana bırakıldı. Sonuç ise enfes oldu. Eksiksiz ve insan odaklı bir özel sektör taşımacılığı (!) ile gördüğümüz sonuçlar, diğer tüm sektörlerde de denenmektedir. Ekonomik amacı olmaksızın, ideoloji nedeniyle yapılan özelleştirmeler, üniversite duvarlarına kadar gelmiştir. Kötü yönetilen bir kuruluşu (üstelik yönetimi de ellerindedir), iyi yönetmek yönünde düzeltmek yerine özelleştiren zihniyet, üniversitelerde de aynı oyunu oynarsa şaşırmamak gerekir. Yeterli ödenek verilmeyen, kadroları kısır tutulmaya çalışan ve çekirdekçi açar gibi üniversite açan düşünce, sosyal güvenlik gibi eğitimi sırtında bir yük olarak görürse satmaya üniversitelerden başlayacaktır. Şu an yaşamayan bir işadamı bağıra bağıra söylediği zaman garip gelen devlet üniversitesi yerine yalnızca özel yükseköğretim fikri, bugün yükseköğretim kurumlarının kendisine bağlı olduğu kişi tarafından savunulmasının yapılması, 1950 ve özellikle 1980’lerin evriminin sonucudur. Planlı ve milli amaçlarla eğitimini sürdüremeyen yükseköğretim sistemi, özelleştirilme yoluna da büyük bir inançla girmiştir.
Müfredatının bilimsel değerlerden uzak yap-boza döndüğü, üretmekten haz almanın yerine zorunluluğun geçtiği, kitap okumanın ceza olarak verildiği, internetten ne idüğü bilinmeyen bilgilerin yan yana getirilmesiyle ders işlemelerin arttığı, matematik hesaplarını çok iyi yapan; ama, sosyal ezberdir anlayışıyla hesap makinesi yetiştiren ilk ve ortaöğretim ile yükseköğretim arasında kopukluğun birkaç uçurum kadar olduğu ülkemizde, yeni üniversiteler açarak ekonomimiz canlandırılmak istenmektedir. Bu nedenle 2006 yılında üniversite bulunmayan iller arasında bulunan Kırşehir’de Ahi Evran, Kastamonu’da Kastamonu, Düzce’de Düzce, Burdur’da Mehmet Akif Ersoy, Uşak’ta Uşak, Rize’de Rize, Tekirdağ’da Namık Kemal, Erzincan’da Erzincan, Aksaray’da Aksaray, Giresun’da Giresun, Çorum’da Hitit, Yozgat’ta Bozok, Adıyaman’da Adıyaman, Ordu’da Ordu, Amasya’da Amasya üniversiteleri olmak üzere on beş devlet üniversitesi daha kurulmuştur. Bu üniversitelerin kurulmasıyla birlikte devlet üniversitelerinin sayısı altmış sekize yükselmiştir. 2007 yılında ise Karaman’da Karamanoğlu Mehmetbey, Ağrı’da Ağrı Dağı, Sinop’ta Sinop, Siirt’te Siirt, Nevşehir’de Nevşehir, Karabük’te Karabük, Kilis’te Kilis 7 Aralık, Çankırı’da Çankırı Karatekin, Artvin’de Artvin Çoruh, Bilecik’te Bilecik, Bitlis’te Bitlis Eren, Kırklareli’nde Kırklareli, Osmaniye’de Osmaniye Korkut Ata, Bingöl’de Bingöl, Muş’ta Muş Alparslan, Mardin’de Mardin Artuklu, ve Batman’da Batman üniversitesi kurulmasıyla birlikte ülkemizdeki devlet üniversitelerinin sayısı seksen beşe çıkmıştır.(2)
Üniversite açarak ekonomiyi hareketlendirmenin kısmen doğru yanları bulunmaktadır. Üniversitelerde okumak için çok sayıda öğrenci bölüm, puan gibi ölçütlere göre şehir değiştirmektedir. Bu, ekonomide ciddi bir hareketlilik doğurmaktadır. Yine başka şehirde okumak yerine kendi ilindeki üniversitede okumak isteyen öğrenciler de puan, istediği bölüm gibi ölçütler uyduğu takdirde şehirlerinde kalmaktadır. Zıt gibi duran iki durum, ekonomide hareketlenmeye neden olmaktadır. Ayrıca inşaat sektörünün çalışması gibi etkenlerin de ekonomiye katkı yapacağı unutulmamalıdır. Yalnız, bırakınız üniversiteyi, güvenlik ve sosyo-ekonomik gerekçelerle kimsenin bakkala gidemediği şehirlere üniversite açmak ne derece gerçekçidir? Üstelik, en az 15 yıllık olup da henüz bazı fakültelerinde profesör eksiği bulunan üniversitelerin olduğu bir ülkede, “yeni açılan üniversitelere kadro vereceğiz” demek ile “yeni açılan üniversitelerimize rahmetli profesörlerimizin hepsini görevli olarak atayacağız” demek arasında bir fark bulunmamaktadır.
Üniversiteler, yalnızca ulusal ya da evrensel bilime katkı sunan kurumlar değildir. Açıldıkları bölgelerin yerel sorunlarının çözümlerine katkı sunar ve sosyo-ekonomik açıdan geri kalmışlığın kırılmasında etkin rol oynar. Ama, yalnızca üniversiteyi açmak bunun için yetmeyecektir. Tüm eğitim sisteminde olduğu gibi, topyekûn bir düşünceye ihtiyaç vardır. Ekonominin düzenli işlemediği durumda açılan bir üniversiteden yarar beklemek ile orman yaratmak için sadece ağaç dikip bırakmak paralel düşüncelerdir.
Özetlediğimiz ve savruk konulardan sonuca ulaşmaya çalıştığımız bu yazı kapsamında, Türk yükseköğretimine genel olarak baktığımızda: Plansız, dışa bağımlı ve hatta yarı-sömürgeyi andıran biçimde, aksak piyasa şartlarıyla özelleştirilmeyi bekleyen, popülist yaklaşımla düzenlenen, kadro, mali ve teknik açıdan yetersiz yükseköğretimin kamu yararını düşünen ve evrensel bilime katkı sunan bir kurum olmasını beklemek hayal olacaktır. O zaman bir sonuca ulaşmış bulunmaktayız. Yeni üniversitelerle amaç ulusal ve evrensel bilim yaşamına katkı ya da topyekun bir kalkınma hamlesi değil, tek başına çok da görülemeyecek ekonomik kıpırdanma ile siyasi rant elde etmektir. Net bir şekilde tespit edebildiğimiz ise ülkemizin eğitim konusunda yaşadığı sorunların temelinde, yönetsel ve siyasi sorunlar yatmaktadır. Eğitim, kamu yararını düşünmeyen bir ideoloji ile yıkıma uğramaktadır. Kısaca: eğitim, neo-liberal politikalara kurban edilmektedir.
Öğrencilerin müşteri olmasının önünü açan uygulamalar ile kazanan halk değil, uluslararası sermaye olacaktır. Bunun önünde ise tek engel olabilir, gerçek bir sosyal devlet olan Türkiye.
(1)BKZ: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=20167&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=99
(2) 2008 yılı itibarıyla seksen beşi devlet, otuz biri vakıf üniversitesi olmak üzere ülkemizdeki üniversite sayısı yüz on altıdır. Yükseköğretimde öğrenim gören öğrencilerin % 94’ü devlet, % 6’sı da vakıf üniversitelerinde öğrenim görmektedir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Malumdur, “Kürt Sorunu”na (!) yüksek öneme sahip aydınlarla (!) çözüm bulan iktidar, “Alevi Sorunu”na (!) da yeni bir çözüm önerisi getirdi. Olmayan bir biçimde, iftar yaparak. Muharrem Orucu’nun iftarının olmaması ayrı bir sorun olarak ele alınmalıdır.
Herkes neden iktidara ateş püskürüyor anlamış değilim. Başbakan, seçim sonrası konuşmasına uygun olarak herkesi kucaklama çalışmalarına devam ediyor. Aynı biçimde, yıllar önce Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk, laiklik gibi konulardaki görüşlerine de tutarlı işler yapıyor. Değiştim dediği duruma da gayet uygun girişimler bunlar.
Öncelikle konuyu iki açıdan ele almak gerekiyor. İlki, en acı olanıdır. Aleviler ve Alevilik. O kadar baskı görmüş ki kendilerinin kökeni hakkında bilgi verecek kitabı bile yazıp saklayamamışlar. Osmanlı yönetimi öyle kellelerini almış ki üst düzey yöneticilerde, sırf kelleri kuyuya gömmekle ünlü olduğu için Kuyucu ismiyle anılan olmuştur. Zorla mezhebi değiştirildiği yetmemiş, konuştuğu ana dili, etnik kökeni korkudan değişir olmuştur. O da yetmez ki diyecekken bir ara dönem yaşanmış. (Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Anadolu’da İslamiyet’in yerleşmesinde Bektaşilerin oynadığı roller ayrıca ele alınmalıdır.) Osmanlı’nın bu anlamda kötü mirasını kabullenmeyen bir ara dönem: Kemalist dönem. Çok uzun sürmemiş, karşı devrim iktidarı bu konuda da üzerine düşeni yapmıştır. Aleviler devletin üst yönetimlerine getirilmediği gibi, hırs bitmemiş cayır cayır yakılmış, kundaktaki bebekler bacaklarından tutularak ortadan ikiye ayrılmış, o kadar ki devletin Adalet Bakanı olan yaratık, bunu yapanların savunmasını, gururla üstlenebilmiştir. Yetmez, devlet Sünni köyleri silahlandırır, Alevi köyler ne olur? Sayın Cemal Şener yıllardır, belgelerle onlarca kitap, makale yazdı. Oradan daha ayrıntıyla bakılmalıdır. Annesi ve kız kardeşiyle hiç çekinmeden ilişkiye girdiğini(!) beyinden üretemeyeceğine göre, farklı organlarından üreten bir anlayış, elbette ki Alevilere yaklaşmak için köşe bucak kollayacaktır. Siz bir inancı bu kadar darmadağın ederseniz, sonrasında olacak sakatlıklara zemin hazırlarsınız. Siz bir insan ben Cami’ye girmeyeceğim derken, onu zorla Cami’ye sokmaya çalışırsanız; ben buyum derken, hayır sen busun derseniz bunlara zemin hazırlanır. Örneğin; emperyalizm, PKK’yı da destekler, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetlerini de destekler. Bu bir çelişki değildir. Bu işin, emperyalizmin ta kendisidir. İşte benzeri bir oyun daha hazırlanıyor.
İlk açıdan baktık. Demek ki siz birini bu kadar döverseniz, bugün yaşananlara zemin hazırlarsınız. İş bununla bitmez. İkinci açıya da tam burada bakmak gerekiyor. Aleviler ve siyasi duruşu. Hatırlarsınız, bilmem kaç kez Hacca giderek Cennet’te yerini perçinlemeye çalışan; ama, iktidarda ise halka yaşattıklarıyla ve kendi yaptıklarıyla çelişkileri körükleyen bir Başbakan, Başbakanlık konutunda “tarikat şeyhlerine” iftar yemeği vermişti. (Benim inancıma göre Alevilik bir tarikat değildir, bir mezheptir. Karşılaştırmam o açıdan olmayacaktır.) Bugüne kadar laiklik ilkesine sıkı sıkıya sarılmayı bir sorumluluk belleyenler neden karşı çıkmıştı buna: Din siyasete alet edildiğinden. Doğruydu da. Peki, bir Başbakan, bu sefer de yeşil İslam yorumuna değil de kızıl İslam diyeceğimiz bir yoruma yemek verecek. Sorun yeşilde, kızılda mı yoksa dinin siyasete alet edilmesinde mi? İşte tüm sorun burada yatmaktadır. Üstelik bu Başbakan, Karacaahmet Sultan Dergâhı’na elinde çiçeklerle ziyarete gelmemiş, dozerleri o dergâhı yıktırmaya göndermiştir. Yemeğe katılacaklar, acaba Alevilerin oyunu alamayınca, Alevi Partisi kurulmasını uygun görenlerden para alanlar gibi mi olacaktır? Ya da Alevilere 3 trilyon ayıralım sözü üzerine hemen iktidar kapısına koşanlar gibi mi? Belki de iyi bir yöntem, ihale de verilebilir. Bir Alevi, Osmanlı deneyimini, Cumhuriyet’in ilk yılları deneyimini görmüş bir Alevi, sadece yemeği ve katılanları değil, dinin siyasete alet edilmesini kınar. Diyanet’e Aleviler için pay verilmesi çabasına girmez, Diyanet’i laikliği koruyacak biçime getirmeyi savunur (Hemen burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Sekülarizm ve laisizm kavramları aynı şey gibi düşünülmemelidir. Bizim gibi ülkelerde Diyanet’i kaldırmak, tarikat tekeli kurmaya neden olabilir. Benzer şekilde, din derslerinin seçmeli olması daha mantıklı ve olması gereken bir yolken, günümüz şartlarında bu olduğunda, okuldaki din derslerini beğenmeyenler, kendilerince gerçek din dersi için tarikatlara koşacaktır. Bu gibi ayrımlar bu yazının konusu değildir.).
İktidara gelmek için papaz kıyafeti giymeye razı olan bir Müslüman (!), değiştim derse üzerine o kıyafeti mi giymiş olur? Yoksa değişmiş midir? Önceden de aslında müttefiki olan; ama, bunu göremediğinden bir süre uzak kalan AB’ye yanaşırsa ya da hamisi ABD ile iş yaparsa çelişki mi olur bu sizce? Dini kullanarak iktidara gelip de Mısır’a karşı İngiltere’yi destekleyenler, İsrail’i hemen tanıyanlar aynı değil miydi?
Demek ki ortada bir sorun var. Bu sorun “Alevi Sorunu” falan değil. Bu sorun mezhep çatışması da değil. Bu sorun düpedüz “Yönetim Sorunu”dur. İyi bir yönetim demek, iyi bir ekonomi, iyi bir siyaset, iyi bir eğitim demektir. Tabi bunların da iyi olması yönetimi daha da iyileştirir; ama, kendisini yönetemeyenleri, birileri yönetir. Örnek vermeye gerek yoktur sanırım. Alevilerle Sünniler birbirini öldürür, Kürt ile Türk de öldürür. Müslümanlarla Hıristiyanlar da öldürür. Bunlar gayet normal şeyler emperyalist yazında. Önemli olan, o an hangisine destek vereceğidir. Milliyetçilik diyerek, ABD kökenli ajanlarca eğitilenler de oldu. Yurdu seviyoruz diyerek, silah için başka ülkelere de kapılananlar oldu. Olacaktır da. Sorun, buna nasıl yaklaşıldığındadır. Şu an, ulusal ekonomisi çökmüş, iyi yönetilemeyen hem de 1938’den beri iyi yönetilemeyen bir ülkeyiz. Asıl sorun Muharrem iftarı değil. Tamam, Alevilerin ezilmişliği, sistemli horlanmışlığı çözüme ulaştırılmadır. Hem de derhal; ama, bu emperyalizmin piyonları aracılığıyla yapılırsa sorun yumak halini alır. Asıl sorun Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin tehlikede olmasındadır. Devletçilik öldürüldü, halkçılık, milliyetçilik, devrimcilik saptırıldı. Bundan sonra da geriye Cumhuriyet demek için biraz daha gerçekçi olmamız gerekiyor. Bu söylem umutsuzluğun değil, var olanın deyimidir. Yoksa umut için uzağa gitmemize gerek yok. İşte tüm sorunların çözümü için anahtar:
“Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!” (Mustafa Kemal ATATÜRK)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Malumunuzdur, Anadolu’da bir adet vardır. Bayram öncesi, kandil öncesi ev temizliği yapılır. Eve girildiğinde ise temizlik yapıldığı belirtilerek, daha dikkatli davranılması söylenir. Bu işler genellikle annelere düşer. Demek ki temizlik yapılmış, evin tekrar hemen kirlenmemesi için önlemler alınıyor evde. Şimdi ise hepimizin evi olan yurdumuzda Kandil temizliği telaşı başlamış durumda. Kandil Dağı temizliği için herkes tetikte bekliyor. Sabrının denenmesi için başka bir yol kalmayan Türk ulusu hem yeter diyor hem de yeter denmesi için askeri çözüm bekliyor. Evet, bizim koca evin Kandil temizliği başka türlü. Peki, temizlik sonrası için annelerimizin aldığı önlemlere dair bir belirti var mı?
Askeri operasyonun olması şart. Bu bütünlük, huzurlu yaşama, uluslararası saygınlık ve egemenlik göstergesi sorunu da olmuştur. Peki, askeri operasyon tek başına yeterli mi? Daha önce de belirtmiştik[1] Barzani ve aşiretinin Türkiye’de sahip olduğu şirket sayısı 180 civarında. Mesut Barzani’nin kişisel serveti ise yaklaşık 2 milyar Dolar. Tatilya, sigara, sınırdan geçen tırlardan alınan har(a)çlar (tır başına 400 Dolar, yılda ise yaklaşık 300 milyon Dolar yapıyor. Bu kapının Türkmenlerin olduğu bölgeden açılması alternatifini düşünmek de gerekir.), inşaat, petrol sadece Barzani ve şürekâsının etkinlik gösterdiği birkaç alan. Irak içerisinde Türkiye adına alınan işler ise cabası. Bu şartlar altında askeri operasyonun tek başına başarısı ne derece olacaktır? İsmi belirli ya da belirsiz, ülkemizden de orada çalışan onlarca şirket bulunmaktadır. Bunların da askeri operasyona neden sıcak bakmadığını anlamak zor olmasa gerek. Askeri konuşlanmadan daha önemlidir bu şekilde, “sermayenin konuşlanması.”
Askeri bir müdahale ile ekonomik bir müdahale birlikte yürütülmeli demektir. Bunun için ise ilk şart “devlet politikası”nın olmasıdır. Örneğin; “yurtta ve dünyada barış”ı, bağımsızlığınıza ve bütünlüğünüze bir taciz olmadığı sürece korumayı, bir taciz olduğu zaman ise dış politikadaki kararlı tutumunuzu göstererek gerekli her türlü müdahaleyi yapmayı bir devlet politikası bellemiş olabiliriz. Oysa şu an için devlet politikamız budur diyebileceğimiz bir stratejimiz var mı? Varsa nedir ki birkaç kişi haricinde kimse göremiyor. Olayın bam teli de burada ses vermektedir: Dış politika.
ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu’da yeni rakipleri iyice netleşti: İran ve Rusya hatta Çin. Ancak; ne ilginçtir ki bu ülkelerin hepsi olası bir Kuzey Irak müdahalesine karşı durumda. Bu bir çelişki midir? Türkiye’nin ABD’nin stratejik ortağı ve BOP’un yıldızı olduğunu bilmeyen yoktur. İran ve Rusya Türkiye’yi bundan dolayı yalnızlaştırma politikası uyguluyor olabilir mi? ABD ile Türkiye arasında (ufak da olsa) gerginliğe benzer bir şeyler oluyor (gibi), Rusya ve İran, Türkiye’yi yanına çekmek için bir hamle yapmak yerine, böyle davranarak acaba bir çelişki mi sergiliyor? Bunun gibi sıralanacak soruların sayısı oldukça fazla ve ayrıca bir incelemenin konusudur. Ancak sorulara verilecek yanıt tektir: Eğer bağımsız bir ulus devlet biçimimizi korumuş olsaydık, bu soruları neden diye soran güç biz olacaktık. Oysa şu an ismi geçen ülkelerin vereceği yanıtları, boynumuzu bükmüş bekliyoruz. Bu anlamda bir noktaya da dikkat çekmekte yarar olacaktır. Son günlerde kimi televizyonların ve gazetelerin “milli” duyguları kabardı, hani her Ramazan dindarlığı kabaran, her milli maç öncesi çalıştırıcılığı (antrenörlüğü) kabaran yayınlardan bahsediyorum. Çok ilginç bir şeye denk geliyoruz uzmanlarımızın yorumlarından. ABD yanlısı bilinçaltı uzmanları PKK-ABD ilişkisini sıfırlayacak açıklamaları yapacak yollar bulmuşlar. Bin dereden su getirilerek ve arada uçuk açıklamalar yapılarak belirtilen stratejiler, Rusya ve İran’ın operasyona destek vermemesi üzerinden yola çıkıyor; ama, gerisini olduğu gibi akla sığmaz yorumlara getiriyor. Kimsenin ağzından ise “dış politikada bağımsız tavır” çıkmıyor. Bu kerameti kendinden menkul kişiler, şu an halkın öfkesini üzerlerine çekmemek için açıkça ABD yanında olmaktan başka çaremiz olmadığını söyleyemiyorlar; ama, ima etmekten de kaçınmıyorlar. Sanırım bu aralar olağanüstü hal uygulaması bu gibilerine uygulanıyor. Bu uygulama ile yurtdışından gelen maaşlarında artma var ki bunların, kendileri için bu zor şartlarda çalışıyor, yazıyor ve söyleyebiliyorlar.
Son olarak bakacak olursak, terörün engellenmesi için öncelikle bir devlet politikasına ihtiyaç bulunmaktadır. Kandil temizliği için su görevi görecek şey budur. Temizlikte olmazsa olmazdır su. Bunun alt etkenleri ekonomik, siyasi ve askeri alanlara ayrılmaktadır. Bunlar da kendi içlerinde ayrılmaktadır. Örneğin; siyasi alanda uğraş içerisinde dış politikada bağımsızlık, ulusal egemenlik, halkın sesini dinleme, olmadık yerde referandum sokuşturmama, üstelik terörün zirvede olduğu bir anda başkanlık (eyalet olarak okuyunuz) sistemine evrimi gerçekleştirecek referandumu hiç sokuşturmama gibi alt başlıklar bulunmaktadır. Saydığımız şeyleri yapmak için ise tek bir şeye ihtiyaç vardır: “Bağımsız ve güçlü bir ulus devlet.” Bu olmadıktan sonra söylenen her şey uçucudur. Zaten siz birilerinin söz söylemesi için bekliyorsunuz demektir.
Temizlik her eve lazımdır. Sürekli de lazım olacak ve kullanılacak bir araçtır. Çünkü; kimi durumlarda evin kirlenmesine engel olamazsınız. Eviniz mahallenin çok güzel bir yerindedir, sağında solunda çok önemli yerler vardır. Evin altından çok güzel su çıkmaktadır. Sadece bu nedenlerden bile evinizi kirletmek için dışarıdan girişimler olacaktır. Ancak sizin evinize ne kadar hâkim olduğunuz, evinizi ne kadar benimseyip, kişisel düşüncelerinizin üzerinde tuttuğunuz önemlidir. Yalnız siz yaşamazsınız evde. Anne, baba, kardeş, eş de vardır. Demek ki ister istemez evde küçük de olsa kirlilikler olacak ve bunların temizlenmesi gerekecektir. Asıl önemli olan ise farklıdır: Kendi gücünüze ve evinize dayandığınız takdirde, kirliliği temizlemek için fazla uğraşmazsınız; çünkü, kirletmeden ve kirlettirmeden yaşamayı bilirsiniz. Bunun için ise her zaman Mustafa Kemal gibi bir aile reisi bulunamayabilir.
[1] Seçimlerde Ekonomik Operasyon için http://www.kuvayimilliye.gen.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=652&Itemid=34
Güler Kömürcü’nün yazısı için ise http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=78899,10,5
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Gönül rahatlatan açıklama gelinceye kadar, sonuçları düşünüyordum. Bir gerginlik doğacaktı. Bunun herkes farkındaydı, ben de karşımızda gerginliği bu kadar azaltacak biri olacağını sanmıyordum. Çünkü daha önce bu tip açıklamalardan ziyade, tersleyici yanıtlarıyla tanıyorduk. Ama doğru bir hareketle tüm kamuoyunu rahatlattı. Doğru da söylüyordu. Yağmur seviyordu selülitlerini ve Pınar Altuğ da halinden memnundu. Neyse ki olay bu şekilde kapatıldı.
“Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”[1]
Tabi ki yeni sulara yelken açacak gerginlikler her an kapıda bekliyor. Ancak toplumumuz gibi, aydınlarımız, sanatçılarımız da halkımızın artık gerginlik istemediğinin farkında. Yalnız bu yüzden bile birçok şeye katlanabiliyorlar. Bunun son örneği Arzu Yanardağ. Artık aşka inanmadığını belirten bu önemli sanatçımız, sırf aşk ararken gerginlik çıkmasın ve toplumumuz, bilhassa borsamız bundan kötü etkilenmesin diye ikinci çocuğu yapmak için sperm bankasına başvuracakmış. Bu haber de kızmış yüreklere su serpen cinsten oldu.
“…Aydın sınıfı ile halkın anlayış ve hedefi arasında doğal bir uygunluk olması lazımdır. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği fikirler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır…”[2]
Dünya çapında bir önemli olayımız da Tuncay Şanlı’nın İngiliz ekibi Middlessbrough tarafından transfer edilmesidir. Bir açıklama bekliyordum ki Tuncay’dan, yaptı, bizi rahatlattı. Çok haklı bir konuya parmak basarak dedi ki: “Türkiye’de işçi muamelesi görüyorduk. Burada beni sir (sör) gibi karşıladılar.” İşte buydu ülkemizi rahatlatan açıklama. İşçilik utanılacak da bir durum olduğu için gerginlik yaratmadan gemisini kurtararak Türkiye spor hayatına ve ekonomisine çok önemli katkılarda bulundu.
“Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır.”[3]
Ancak her şey hâlâ tıkırında gitmiyor. Olacak aksilikler, elbet onlar da halledilecektir. Bu sorunlardan birini çok yakın zamanda yaşadık. Güzel ve Dahi isimli dâhiyane izlenceyi yayından kaldıracak kadar anti-demokratik bir tutumla karşı karşıya kaldık. Oysaki değil midir talep-arz konusu. Hâkim anlayış olan liberal kapitalizmin de klâsik kurallarından biridir ya “her arz kendi talebini yaratır”, işte devletçi kafa buna bile karşı gelebilecek kadar bilemiş düşüncelerini.
“Gelecekte, millet hayatını tehdit edecek tehlikelere düşmemek için, ona göre şimdiden hazırlanmak ve çalışmak, vatanını seven bütün millet fertlerinin borcudur. Gerçekten, vatanımıza ve bağımsızlığımıza göz dikenlere yalnız askerlikçe üstün gelmek kâfi değildir. Memleketimiz hakkında istilâ emelleri besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak şekilde siyaset, idare ve ekonomi bakımlarından kuvvetli olmak lâzımdır.”[4]
Sorunlar yolumuza çıksa da her biri teker teker aşılmaktadır. Bunun canlı tarihiyiz. Terör, ekonomi, ulusal egemenlik tartışmaları çok yakın zamana kadar alevli bir şekilde yapılırken, şu an sözü bile edilmeyecek kadar hallettik bu sorunları. Tabi ki bunları hallederiz de dünyada bizi üzen olaylara kafa yormaz mıyız. Yoruyoruz da örneğin ulus olarak kalbimizi o kadar derinden sarstı ki ünlü şarkıcı Beyonce’nin düşüşü, ağlamaktan yüreği sızlayan analar gördüm televizyonlarda. Bu sahneler beni daha da duygulandırdı, işte dedim ve bahtiyar oldum. İstenen düzeye gelmiştik.
“On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.”[5]
Bunca güzel tablonun üzerine Mustafa Kemal Atatürk’ten hiç bahsetmemek olabilir mi. Kendi göremedi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkışımızı. Görememesi de doğaldı. Yoktu ki o zaman bu sayıda böyle pırlanta gibi siyasiler, ekonomi uzmanları, dış destekli ve ırkçı kökenli demokrasi havarileri. O zaman Atatürk’ü kendi sözleriyle analım. 10. Yıl Nutku’nu okumadan önce, bir tümceyi okumama kararı almıştır ve bu daha sonra anlaşılmıştır. O satır aynen şunu dile getiriyor:
“Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden (Türk milletinden) ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız.”[6]
Bir önemli sözü daha vardı ya bugünlerde çok ihtiyaç duymuyoruz; ama, içimden anmak geldi:
“Ya İstiklâl ya ölüm.”
[1] Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2004, S. 412.
[2] Daniel DUMOULIN, Atatürk’ten Düşünceler, S. 14.
[3] Mustafa Kemal ATATÜRK, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 1, S. 387.
[4] Mustafa Kemal ATATÜRK, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 2, S. 48.
[5] 10. Yıl Nutku’ndan.
[6] Aktaran Tarık Zafer TUNAYA, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002, S. 128.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Her gün bir yenisi ekleniyor şehitlere, her gün biraz daha seçim vaadi dinliyoruz son günlerde. Ne AB ne de ABD, tam bağımsız Türkiye diyenlerin işaret edilmesi ise gerçek çözüm yolu olarak karşımızda duruyor, ama nasıl?
Seçimde sadece mazot fiyatı, terör, laiklik genel vurgu oldu. Peki, hepsi bir arada nasıl olacak? Mazot fiyatını 1 YTL hatta daha az hale getirmekle Kuzey Irak operasyonu ya da anti-emperyalist bir iktidar birbirine göbekten bağlı olan şeylerdir. Öncelikle bu vurguyu yapmak gerekiyor.
Diyelim ki Kuzey Irak operasyonu gerçekleşti. Tek başına çözüm olacak mı? Bu tabloyu şu şekilde açıklayalım: Barzani ve aşiretinin Türkiye’de sahip olduğu şirket sayısı 180 civarında. Mesut Barzani’nin kişisel serveti ise yaklaşık 2 milyar Dolar. Tatilya, sigara, sınırdan geçen tırlardan alınan har(a)çlar (tır başına 400 Dolar, yılda ise yaklaşık 300 milyon Dolar yapıyor. Bu kapının Türkmenlerin olduğu bölgeden açılması alternatifini düşünmek de gerekir.), inşaat, petrol sadece Barzani ve şürekâsının etkinlik gösterdiği birkaç alan. Irak içerisinde Türkiye adına alınan işler ise cabası. Bu tablo üzerine ise seçim vaatlerini koyalım. Kaçak mazotun durdurulması durumunda mazotun fiyatı ne olacaktır?. Aynı şey kaçak giren içki ve sigara için de düşünülürse seçim vaatlerini genişletmek daha da kolay olacaktır. Tablo gösteriyor ki mazot fiyatını düşürmek için hokus pokusa gerek yok.
Seçim vaatlerinde terörün engellenmesini hâlâ ABD ile stratejik müttefiklikte görenlerin, Kuzey Irak’a yapılmasını istedikleri operasyon için amaçlarının ne olduğunu merak ediyorum. ABD’nin Irak’ı boşalttığı bir dönemde, ABD ile stratejik müttefiklikte ısrar edenlerin o boşluğa Türk askeri ile doldurarak ABD’nin maşası olduğunu düşünmek mi gerekir?
Demek ki seçim vaatleri kuru kuruya olmaya devam ediyor. Herkes halka balık vereceğim demeye devam ediyor. Balık tutmayı öğretmeyi düşünen yok. Bunun da bir nedeni var: Balık tutulacak sular, gayri-milli unsurlar tarafından ele geçirilmiş durumda. Bu tekere çomak sokmak istemeyenler tabi ki balık tutmayı göstermeyeceklerdir. Bu durumda gerçek milli siyaset, balık tutulacak suları milli unsurlar haline getirmektir. Bir de bunun üzerine bağımsız bir milli politika ile kurulacak -içeride ve dışarıda- terörle mücadele kesin çözüm olacak gibi görünüyor.
Seçim vaatleri konusunda milli ekonomik ve toplumsal siyasete girmek yazının sınırlarını aşacaktır. Bundan dolayı yalnızca çok konuşulan vaatler çerçevesinde bakmak uygun olur.
Terörün engellenmesi Kuzey Irak operasyonuna bağlanmış durumda. Çok da etkili olacağı kesin. Ama tek başına yeterli mi? Barzani’nin 180 civarında şirketine, Türkiye içerisinde dolaşan teröristlere yapılması gereken gibi bir operasyon planı gerekir mi gerekmez mi takdirinize bırakıyorum.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı