ALİ MERT...

ALİ MERT...

Bir Gün Mutlaka...
Auto insurance
tickets to wicked Lions tickets

İKTİDARIN AV SAHALARI: YENİ ÜNİVERSİTELER

6/7/2008
Kategori: Bana Ait

“Az önce muhalefetten arkadaşlar konuşurken tabela üniversitesinden falan bahsettiler ve bazıları dediler ki: ‘Falanca üniversitenin rektörü, benim üniversitem tabela üniversitesi, diye ağlıyor.’ Öyle ağlayan bir rektör varsa buradan kendisine ikazda bulunuyorum: Derhâl istifa etsin! Çünkü, tıpkı muhalefet gibi o da millet faktörünü unutmuş demektir. Milletiyle kol kola girerek bu tür adımların nasıl atılabileceğinin ispatını görmek isteyenler Bayburt'a gidebilir.”

Bu özlü sözler[1](!) AKP Bayburt Milletvekili Sayın Fetani BATTAL’a aittir. Ne diyor Sayın BATTAL, pozitif bilimin yapıldığı bir yerde, kararlarını ve doğrultusunu pozitif bilim kurallarının çizdiği yola göre belirleyen bir yerde, millet iradesi hiçe sayılıyormuş.

Derhal istifa etmesi gerektiği görüşünü telkin yoluyla değil, uyarı yoluyla ileten BATTAL’a göre, millet iradesinin seçtiği bir iktidar, pozitif bilime rağmen bir üniversite açıyorsa o meşrudur ve hatta daha öte etik ve doğrudur.

Konuyu irdelerken hemen belirtelim: Millet iradesi gibi, siyaset biliminin yüzyıllardır tartıştığı ve çözemediği için günümüzde temsil vb. konudaki krizlerden dolayı post-modern siyasetin konuşulduğu bir konu, incelememizin kapsamını aşmaktadır. Başlı başına ayrı bir yazının temelini oluşturacak konuya değinmemekte yarar olacaktır.

Ekonomik gelişmişlik düzeyinden doğrudan etkilenen ve ekonomik gelişmişlik düzeyini doğrudan etkileyen; sosyal, kültürel ve psikolojik yanıyla bir bütün olarak ele alınması gereken eğitim konusu, ideolojik malzemenin temeline alındığında, ortaya yukarıdaki sözlerin uçuştuğu tablolar çıkmaktadır.

Eğitimin ideolojiden etkilenmemesini istemek gibi bir durum, iyi dilek ve temenniden öteye gitmez. Eğitim, her dönem ve her zaman egemen ideolojiden şu ya da bu ölçüde etkilenmiştir. Bu, devlet sistematiği içerisinde yadsınacak bir durum değildir. Sorun, eğitimin ideolojiden ne derece etkilendiği ve ideolojiye mutlak ölçüde bilimin egemen olup olmadığıdır. Bir ideoloji, özellikle eğitim konusunda pozitif bilimi temel alıyorsa ve bunu halk yardakçısı (popülist) politikaya alet etmiyorsa çok engel aşılmış demektir. Bahsettiğimiz tam da dönemin olağanüstülüğü içerisindeki kimi abartmalara rağmen, Kemalizm’in eğitim politikasıdır.

Son günlerde Türkiye’de olanlara bakarsak, somut örnekleri görebiliriz. Ülkemiz ekonomik gelişme konusunda o kadar önemli adımlar atıyor ki (!) bunun kalkınmaya yansıması hemen gerçekleşiyor. Yansımanın en önemli sonuçları ise eğitimde yaşanmaktadır. Peki, sorun eğitimden mi başlamaktadır?

Plan ve pilav tercihinde, her ikisini yan yana ülkeye sunabilmek yerine, pilavı vererek günlük doyumları sağlayan sağ zihniyet, günümüzde en iyi pilavın “üniversite” olduğu konusunda kesin kararlı görünüyor. 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 19. maddesine göre; yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, nicelik ve niteliğinin yükseltilmesi için gerekli tedbiri almak, Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevleri arasında bulunmaktadır. İşte tüm sorun da bu noktada başlamaktadır.

Yükseköğretimin planlı bir şekilde yaygınlaştırılması, ülkemizin eğitimde atacağı en önemli adımlardan biri olacaktır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (2000-2005) yükseköğretimdeki okullaşma oranı % 37,5 olarak hedeflenmiştir. Ancak bu oran 2005-2006 eğitim-öğretim yılında örgün öğretimde % 21,84 (lisans düzeyinde % 14,58, önlisans düzeyinde % 7,26) açık öğretimde de % 12,63 olmak üzere toplam % 34,46 olarak gerçekleştiğinden hedefe ulaşılamamıştır.

Yeni üniversitelerin kurulması için verilen yasa tasarısının genel gerekçesinde şu satırları okuyabiliriz:

“Son yıllarda ortaöğretimdeki okullaşma oranının yükselmesi, yükseköğrenime olan talebi de sürekli olarak artırmaktadır. Dokuzuncu Kalkınma Planında (2012-2013) ortaöğretimdeki okullaşma oranı % 100 olarak hedeflenmiştir. Ortaöğretimdeki okullaşma oranındaki yükseliş yükseköğrenime olan talebi de artırmaktadır. İkinci öğretim ya da açık öğretim yoluyla bu talebin bir kısmı karşılanmaya çalışılsa da tamamıyla karşılanması mümkün olamadığından üniversitelerin önündeki yığılmalar devam etmektedir. 2007 yılı örgün yükseköğretim programları kontenjanları 413.147’dir. Bu kontenjanlar için 1.641.403 aday Öğrenci Seçme Sınavıyla (ÖSS), 135.038 aday da sınavsız geçişle yerleştirilmek üzere toplam 1.776.041 aday başvuruda bulunmuştur. Önlisans programlarına sınavsız geçişle 118.225, ÖSS sonuçlarına göre 80.908 olmak üzere toplam 199.133 öğrenci, lisans programlarına 193.524 öğrenci, açık öğretim programlarına da 233.733 öğrenci olmak üzere toplam 626.390 öğrenci yerleştirilebilmiştir. Bu durumda yeni üniversiteler kurulmadığı takdirde üniversite kapısındaki yığılmanın büyüyerek devam etmesi kaçınılmazdır.”

Milli irade; “yeni üniversiteler yoluyla ortaöğretimden sonra, yükseköğretim kurumlarının önünde olan birikmeye karşı önlem için her yere üniversite açın” şeklinde kendini somutlamıştır. Sözde milli iradenin tek başına bu ifadesi aslında plansızlık göstergesi değildir ve sadece bu koşulu düşündüğümüzde yeni üniversiteler açılması haklıdır.

Aynı koşulu bir basamak daha ilerletelim ve ortaöğretimden yükseköğretime geçiş gibi, yükseköğretimden de iş yaşamına geçişi düşünelim. Kaç doktora ihtiyaç var ülkemizde ve tıp fakülteleri ile bu konuda ne derece etkileşimle bir planlama yapılmaktadır? Ya da ziraatı her gün biraz daha öldürülen ülkede, sürekli ziraat mühendisi mezunu vermek hangi mantıkla açıklanabilir? Kamu yönetiminin, işletme mantığına indirgendiği bir ortamda, kamu yönetimi mezunu sayısını artırıp, onların gireceği işlere işletme mezunlarını doldurmak, geleceğe nasıl bir yatırım yapmaktır?

Bu sorulara herkesin kendince bir yanıtı olmakla birlikte, tüm yanıtlar aynı endişeleri de barındırmaktadır. Demek ki eğitimde plansızlık konusu aklımızın bir köşesinde durmalıdır.

Plansız eğitimin egemen olduğu sistemimizde, değişen ekonomi ve iş yaşamı şartlarını göz önünde bulundurmayan biz statükocular (!) küreselleşme karşısında da yoksulluğun değil, zenginliğin paylaşılması ya da küreselleşen ve küreselleştiren ayrımlarında adalet için mücadele verilmesi gibi sinsi (!) söylemlerle uluslararası sermayenin canını sıkmaktayız.

Teorinin gereksiz olduğu ve hatta işletme bölümü öğrencilerinin anayasa hukuku görerek zaman kaybettiğini belirten neo-söylemliler sosyo-ekonomik şartları kötü olan bizim gibi ülkeleri çok seven kişilerdir. Batılı ülkelerin, nitelikli eleman eksiğini üç beş kuruş fazla parayla sağlayabilme kolaylığı var ve bu ülkeler eğitim anlamında da kendine bağımlı ülkeler yaratmıştır. Bağımlı ülkelerde ise kontrolsüz çoğalmayla dengesiz ekonomi körüklenirken ve üstelik üç çocuk yapmaları için rüyalara bile müdahale eden başbakan varken, Batılı ülkeler için sorun çıkması beklenmemelidir. Daha başka bir ifadeyle Türkiye içerisindeki bir üniversitede yabancı dille eğitim yapılması ve hatta bunu bile kenara koyalım, muhasebe dersinde ülkemizde uygulanmayan Amerikan muhasebe sisteminin gösterilmesinin altında hangi düşünce vardır? Üstelik her üniversitede öğrencilere süslü resimlerle AB-D şehirlerinde nasıl sömürülebilirsiniz ve emeğinizi nasıl ucuza satabilirsiniz de AB-D şehirlerinde bir süre bulunabilirsiniz körüklemesi yapılırken, eğitim daha da anlamlı bir biçime gelmektedir. Bu durumda plansız bir eğitimi, bağımlı bir eğitim politikasını konuşmaktayız. Kendi ülkesinde şartlar yaratmak yerine, hazır şartları olan ve koruması altında iktidarda kalabildikleri ülkeler için eleman yetiştirmekten bahsediyoruz.

Neo-liberalizmin akıllara dayattığı ve genel bir kanıya dönüşen söylem vardır: Bir kurumu devlet kötü yönetir, özel sektör ise iyi. Örneğin; belediye otobüsleri daha iyi hizmet için halk otobüsleri ile yan yana bırakıldı. Sonuç ise enfes oldu. Eksiksiz ve insan odaklı bir özel sektör taşımacılığı (!) ile gördüğümüz sonuçlar, diğer tüm sektörlerde de denenmektedir. Ekonomik amacı olmaksızın, ideoloji nedeniyle yapılan özelleştirmeler, üniversite duvarlarına kadar gelmiştir. Kötü yönetilen bir kuruluşu (üstelik yönetimi de ellerindedir), iyi yönetmek yönünde düzeltmek yerine özelleştiren zihniyet, üniversitelerde de aynı oyunu oynarsa şaşırmamak gerekir. Yeterli ödenek verilmeyen, kadroları kısır tutulmaya çalışan ve çekirdekçi açar gibi üniversite açan düşünce, sosyal güvenlik gibi eğitimi sırtında bir yük olarak görürse satmaya üniversitelerden başlayacaktır. Şu an yaşamayan bir işadamı bağıra bağıra söylediği zaman garip gelen devlet üniversitesi yerine yalnızca özel yükseköğretim fikri, bugün yükseköğretim kurumlarının kendisine bağlı olduğu kişi tarafından savunulmasının yapılması, 1950 ve özellikle 1980’lerin evriminin sonucudur. Planlı ve milli amaçlarla eğitimini sürdüremeyen yükseköğretim sistemi, özelleştirilme yoluna da büyük bir inançla girmiştir.

Müfredatının bilimsel değerlerden uzak yap-boza döndüğü, üretmekten haz almanın yerine zorunluluğun geçtiği, kitap okumanın ceza olarak verildiği, internetten ne idüğü bilinmeyen bilgilerin yan yana getirilmesiyle ders işlemelerin arttığı, matematik hesaplarını çok iyi yapan; ama, sosyal ezberdir anlayışıyla hesap makinesi yetiştiren ilk ve ortaöğretim ile yükseköğretim arasında kopukluğun birkaç uçurum kadar olduğu ülkemizde, yeni üniversiteler açarak ekonomimiz canlandırılmak istenmektedir. Bu nedenle 2006 yılında üniversite bulunmayan iller arasında bulunan Kırşehir’de Ahi Evran, Kastamonu’da Kastamonu, Düzce’de Düzce, Burdur’da Mehmet Akif Ersoy, Uşak’ta Uşak, Rize’de Rize, Tekirdağ’da Namık Kemal, Erzincan’da Erzincan, Aksaray’da Aksaray, Giresun’da Giresun, Çorum’da Hitit, Yozgat’ta Bozok, Adıyaman’da Adıyaman, Ordu’da Ordu, Amasya’da Amasya üniversiteleri olmak üzere on beş devlet üniversitesi daha kurulmuştur. Bu üniversitelerin kurulmasıyla birlikte devlet üniversitelerinin sayısı altmış sekize yükselmiştir. 2007 yılında ise Karaman’da Karamanoğlu Mehmetbey, Ağrı’da Ağrı Dağı, Sinop’ta Sinop, Siirt’te Siirt, Nevşehir’de Nevşehir, Karabük’te Karabük, Kilis’te Kilis 7 Aralık, Çankırı’da Çankırı Karatekin, Artvin’de Artvin Çoruh, Bilecik’te Bilecik, Bitlis’te Bitlis Eren, Kırklareli’nde Kırklareli, Osmaniye’de Osmaniye Korkut Ata, Bingöl’de Bingöl, Muş’ta Muş Alparslan, Mardin’de Mardin Artuklu, ve Batman’da Batman üniversitesi kurulmasıyla birlikte ülkemizdeki devlet üniversitelerinin sayısı seksen beşe çıkmıştır.(2)

Üniversite açarak ekonomiyi hareketlendirmenin kısmen doğru yanları bulunmaktadır. Üniversitelerde okumak için çok sayıda öğrenci bölüm, puan gibi ölçütlere göre şehir değiştirmektedir. Bu, ekonomide ciddi bir hareketlilik doğurmaktadır. Yine başka şehirde okumak yerine kendi ilindeki üniversitede okumak isteyen öğrenciler de puan, istediği bölüm gibi ölçütler uyduğu takdirde şehirlerinde kalmaktadır. Zıt gibi duran iki durum, ekonomide hareketlenmeye neden olmaktadır. Ayrıca inşaat sektörünün çalışması gibi etkenlerin de ekonomiye katkı yapacağı unutulmamalıdır. Yalnız, bırakınız üniversiteyi, güvenlik ve sosyo-ekonomik gerekçelerle kimsenin bakkala gidemediği şehirlere üniversite açmak ne derece gerçekçidir? Üstelik, en az 15 yıllık olup da henüz bazı fakültelerinde profesör eksiği bulunan üniversitelerin olduğu bir ülkede, “yeni açılan üniversitelere kadro vereceğiz” demek ile “yeni açılan üniversitelerimize rahmetli profesörlerimizin hepsini görevli olarak atayacağız” demek arasında bir fark bulunmamaktadır.

Üniversiteler, yalnızca ulusal ya da evrensel bilime katkı sunan kurumlar değildir. Açıldıkları bölgelerin yerel sorunlarının çözümlerine katkı sunar ve sosyo-ekonomik açıdan geri kalmışlığın kırılmasında etkin rol oynar. Ama, yalnızca üniversiteyi açmak bunun için yetmeyecektir. Tüm eğitim sisteminde olduğu gibi, topyekûn bir düşünceye ihtiyaç vardır. Ekonominin düzenli işlemediği durumda açılan bir üniversiteden yarar beklemek ile orman yaratmak için sadece ağaç dikip bırakmak paralel düşüncelerdir.

Özetlediğimiz ve savruk konulardan sonuca ulaşmaya çalıştığımız bu yazı kapsamında, Türk yükseköğretimine genel olarak baktığımızda: Plansız, dışa bağımlı ve hatta yarı-sömürgeyi andıran biçimde, aksak piyasa şartlarıyla özelleştirilmeyi bekleyen, popülist yaklaşımla düzenlenen, kadro, mali ve teknik açıdan yetersiz yükseköğretimin kamu yararını düşünen ve evrensel bilime katkı sunan bir kurum olmasını beklemek hayal olacaktır. O zaman bir sonuca ulaşmış bulunmaktayız. Yeni üniversitelerle amaç ulusal ve evrensel bilim yaşamına katkı ya da topyekun bir kalkınma hamlesi değil, tek başına çok da görülemeyecek ekonomik kıpırdanma ile siyasi rant elde etmektir. Net bir şekilde tespit edebildiğimiz ise ülkemizin eğitim konusunda yaşadığı sorunların temelinde, yönetsel ve siyasi sorunlar yatmaktadır. Eğitim, kamu yararını düşünmeyen bir ideoloji ile yıkıma uğramaktadır. Kısaca: eğitim, neo-liberal politikalara kurban edilmektedir.

Öğrencilerin müşteri olmasının önünü açan uygulamalar ile kazanan halk değil, uluslararası sermaye olacaktır. Bunun önünde ise tek engel olabilir, gerçek bir sosyal devlet olan Türkiye.

(1)BKZ: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=20167&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=99

(2) 2008 yılı itibarıyla seksen beşi devlet, otuz biri vakıf üniversitesi olmak üzere ülkemizdeki üniversite sayısı yüz on altıdır. Yükseköğretimde öğrenim gören öğrencilerin % 94’ü devlet, % 6’sı da vakıf üniversitelerinde öğrenim görmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bir Haber ve Bir Yazı

1/4/2008

Aşağıda, bugün yayınlanan bir haber var. Hemen altında ise Eylül 2006 yılında, Ogün Ozansoy tarafından yazılmış bir yazı var. Yazının tarihi kadar son kısmı da oldukça ilginç ve haberin yayınlandığı tarihten 1,5 yıl önce ne diyor. Yorumsuz olarak takdirlere sunulur:

HABER:

 AKP'nin yedek partisi GTP mi?
Erdoğan, hafta sonu Edirne'de gizlice Tuna Bekleviç ile buluştu




ANAYASA Mahkemesi'nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın açtığı davada AKP'yi kapatabileceği ihtimalinin ağır bastığını gören Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, `yedek parti' için harekete geçtiği ileri sürüldü. Erdoğan'ın hafta sonu Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tunra Bekleviç ile Edirne'de bu amaçla görüştüğü belirtildi.

Erdoğan, cumartesi günü AKP Edirne İl Gençlik Kolları kongresine katıldı. GTP Genel Başkanı Tunra Bekleviç de AKP'lilerden aldığı davetle Edirne'ye geldi. 22 Temmuz 2007 seçimlerine katılma hakkı eden ancak bu hakkını kullanmayan GTP'nin Edirneli olan ve seçimde bu ilden bağımsız milletvekili adaylığını koyan Tuna Bekleviç, Erdoğan'la randevu yeri olan Edirne Valiliği'ne gitti. Kongre sonrası ilin sorunları hakkında brifing alacağı ve sivil toplum örgütü temsilcileriyle görüşeceği belirtilen Erdoğan da Edirne Valiliği'ne geldi.

VALİLİKTE BULUŞMA

AKP'lilerin, Erdoğan'la görüşme randevusu verdiği Tuna Bekleviç binaya gazetecilerin beklediği protokol kapısı yerine, vatandaşların kullandığı kapıdan Edirne Valiliği'ne giriş yaptı. Bir üst kata çıkan Bekleviç, doğruca valilik makamının bulunduğu kata alındı.

Başbakan Erdoğan ile Tuna Bekleviç, burada bir süre görüştü. Görüşmede, daha önce AKP'ye katılma eğiliminde olan GTP'nin durumu ve AKP'nin kapatılma davasının olası sonuçları ele alındı.

Erdoğan- Bekleviç görüşmesi uzayınca, kapıda bekleyen Edirne Belediye Başkan Vekili Namık Kemal Döneleken, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ümit Mıhlayanlar, Esnaf Odaları Birlik Başkanı Emin İnağ, Ticaret Borsası Başkanı Mustafa Yardımcı içeri alınmadı. Bazı sivil toplum örgütü temsilcileri de Başbakan Erdoğan'la görüşemediklerini söyleyerek valilikten ayrılırken, Bekleviç ile görüşmesini tamamlayan Erdoğan, bazı sivil toplum örgütü temsilcileriyle görüştü.

BİRLİKTE UÇTULAR

Başbakan Erdoğan ile GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, Edirne'den İstanbul'a helikopterle birlikte yolculuk yaptı.

Edirne Valiliği'ndeki buluşmadan sonra Tuna Bekleviç, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala'nın makam otomobiliyle helikopterin bulunduğu Şükrapaşa Stadı'na gitti. Başbakan Erdoğan da valilikte görüşmeleri tamamladıktan sonra makam otomobiliyle Şükrüpaşa Stadı'na geldi. Erdoğan ve Bekleviç, buradan aynı helikopterle İstanbul'a giderken yol boyu durum değerlendirmesi yaptı.

BEKLEVİÇ, DOĞRULADI

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, konuya ilişkin DHA muhabirinin sorularını yanıtlarken, Başbakan Erdoğan ile Edirne'de buluştuğunu ve sonra da İstanbul'a birlikte gittiklerini doğruladı.

AKP'nin kapatılması halinde GTP'nin yedek parti olarak bekletilip betletilmeyeceği konusunda yorum yapmak istemeyen Tuna Bekleviç, "Ülkede yaşanan son siyasi gelişmeleri değerlendirdik. Partiyi kapatıp, AKP'ye katılmamız söz konusuydu. Ama bundan vazgeçtik" demekle yetindi.

AKP DAVASININ SONUCU BEKLENECEK

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, bir süre önce AKP'nin üst düzey yöneticileri ile görüşmüş ve partiyi kapatarak katılma yönünde fikir alışverişinde bulunmuştu.

Son gelişmelerden sonra Erdoğan'ın, Tuna Bekleviç'ten, GTP'yi kapatmamalarını istediği ileri sürüldü. AKP'lilerin, Anayasa Mahkemesi'ndeki dava sonucunda partilerinin kapatılması ihtimaline karşı GTP'nin `yedek parti' olacağını söyledikleri belirtildi.

Refah Partisi'ne karşı Anayasa Mahkemesi'nde açılan kapatma davası görüşülürken Necmettin Erbakan tarafından İsmail Alptekin'e `yedek parti' olarak Fazilet Partisi kurdurulmuştu.

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=170515




OGÜN OZANSOY'UN YAZISI:


Dr. Necip HABLEMİTOĞLU

Cumhuriyet tarihçisi.1954 yılında Ankara’da doğdu..Ankara üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 1977 yılında mezun oldu.Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.
İlk kitabı, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya tarafından Kırım Türkleri'nin kendi topraklarından zorunlu göç ettirilişini anlatan ve 1974 yılında yayınlanan "Yüzbinlerin Sürgünü" dür.
Diğer kitapları, "Çarlık Rusyası'nda Türk Kongreleri (1905-1917)", "Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920), "Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası" ve "Kırım'da Türk Soykırımı" isimli çalışmalardır. Hablemitoğlu'nun özellikle Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları ve Kırım Türkleri konusunda yayınlanmış tarihi belgelere dayalı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Bir Kırım Türkü olan Dr.
Necip HABLEMİTOĞLU, Kırım Türkleri’nin Türkçü lideri İsmail Gaspıralı’ya ait tarihi belgelerden oluşan bir arşive de sahipti.
Ayrıca, Türkiye'de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman Vakıfları ile Avrupa Birliği Uyum Yasaları içinde yer alan vakıflar yasası konularında çeşitli araştırmaları bulunan Hablemitoğlu, çalışma alanına ilişkin Türkiye’de ve yabancı ülkelerde sempozyum, panel gibi toplantılarda sayısız konferanslar verdi, çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldı.(1)

Dr. Necip Hablemitoğlu Avrupa Parlamentosunun A4-0432/98 sayılı kararından sonra AB ülkelerinin neden Bergama'daki altın üretimiyle ilgilendiklerini araştırdı. Uzun araştırma sonunda bu kararın arkasındaki ülke ortaya çıktı. Almanya... Sonra Bergama'da, Havran'da, Sivrihisar'da, Uşak'ta ve daha pek çok altın yatağına sahip yerleşik merkezinde Alman Vakıfları ve örgütleriyle karşılaştı. Almanya'daki Türkleri biliriz de, Türkiye'deki Almanları bilenimiz var mıdır? Türkiye'de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyonu gerçekleştiren, toplumsal, siyasal, ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyetini sürdüren, yerel basında, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sendikalarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde "etki ajanı" ve "Alman sempatizanı" yetiştiren, şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, legal derneklerden siyasi partilere kadar uzanan çizgide, Türkiye'ye,
Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyet'in tüm değerlerine karşı olan, ulus devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek veren, bu ülkeyi alttan oyan bir avuç Alman istihbaratçısı, Türkiye'de Vakıf temsilcisi statüsünde görev yapmakta ve Türkiye'deki Sivil Toplum Örgütleri (NGO) olgusunu çok iyi kullanmakta.(2)

NGO’LAR

Türkiye’nin milli güvenliği açısından asıl önemli olan dış kaynaklı sivil toplum örgütleridir.(NGO).Bunlar ülkeyi örümcek ağı gibi kuşatıp, kara propagandalarını diledikleri gibi uygulayabilmektedirler.Halkımıza kendi menfaatleri doğrultusunda kötü emellerini enjekte ederek yardım kisvesi altında Türkiye’de kendi ülkelerinin sempatizanlarını yetiştirmeye çalışmaktadırlar.Bu tip NGO’lar;

A. Türkiye’yi Türklerden daha iyi tanıyarak ve hizmet ettiği ülkelerin istihbarat personelini çalıştırarak Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmayı hedefleyebilirler
B. Her türlü etnik –dinsel-mezhepsel karışıklık çıkartabilirler.
C. Toplumsal-siyasal-ekonomik hatta genetik alanlarda çalışmalar yapabilirler.
Ç. Yerel basın ve yönetimlerde-üniversitelerde-sendikalarda-kamu kurum ve kuruluşlarında,kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “ETKİ AJANI” ve “ÜLKELERİNİN SEMPATİZANI” yetiştirebilirler.
D. ULUS-DEVLET yapısını bozabilirler.
E. Yaptıkları propaganda sayesinde faaliyet gösterdikleri bölge halkının milliyetçilik duygularının körelmesine sebep olabilirler.
F. Ülkenin tarih bilgisi verecek olan kurum ve kişilerine ulaşarak,kendi menfaatleri doğrultusunda tarih bilgilerinin aktarılmasını sağlayıp,yeni nesillerin milliyetçilik duygularının körelmesine sebep olabilirler.
G. Türkiye’deki eğitim kurumlarının içine girerek, bu üniversite ve okullarda eğitim gören Türk çocuklarını kendi ülkelerinin sempatizanı durumuna getirebilirler.
H. Türkiye’yi etnik bakımdan bölerek devletin bölünmez bütünlüğüne karşı girişim içinde olabilirler.
I. Gençlerin kazanılmasına önem vererek, gençlere kendi ülkelerinde burs verip,kendi amaçları doğrultusunda kullanabilirler.
J. Ülkede faaliyet gösteren bölücü,yıkıcı ve terör odaklarıyla insan hakları konuları altında temas kurarak bunları maddi bakımdan destekleyebilir, yurtdışında seslerinin duyurulmasına ve davalarındaki sözde haklılıklarının dile getirilmesine önayak olabilirler.
K. Türkiye’de ki azınlıkları yönetime ve mevcut düzene karşı kışkırtabilirler.
L. Ülkede misyonerlik faaliyetlerini yürütebilirler,bu faaliyetler ile ülke içinde ve dışında binlerce Türk vatandaşını dinlerinden uzaklaştırabilirler.
M. Ülkenin kültür kaynağı olan basına sinsice girip,gerekli mali destekte bulunarak ülke basınında yabancı ülke sempatizanı gazetecileri araştırmak,yetiştirmek ve bunları gündem belirleyici olarak etkili medya kuruluşları olarak kullanabilirler.
N. İşbirliği yaptığı Türk NGO’larına para vererek kendi yanlarına çekebilir ve yönlendirebilirler.
O. Yaptıkları çalışmalar ile kendi çıkarları ve politikaları doğrultusunda Türkiye’nin ulusal enerji politikalarını baltalayarak enerjide Türkiye’yi batıya bağımlı kılmak ve ekonomiye nefes aldıracak olan ekonomik zenginlik kaynaklarımızın üretiminin engellenmesine neden olabilirler.
Ö. Ekonominin temel taşlarından olan ve istihdam sağlayan özellikle verimliliği ve karlılığı fazla olan kamu kuruluşlarının özelleştirilerek, kendi çıkarları doğrultusunda satışının yapılmasını isteyebilirler.


ALMAN VAKIFLARI VE TÜRKİYE HESAPLARI

Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kaynaklı NGO’ların dağılımına baktığımızda ilk sırayı Alman Vakıfları almaktadır.
Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Vakıflarının Altın rezervleri (özellikle Bergama)ile ilişkisi ve ilgileri sıkça gözler önüne serilmiştir.Bu konudaki araştırmaları ile dikkat çeken Dr. Hablemitoğlu bu konuyu “ALMAN VAKIFLARI VE BERGAMA DOSYASI “ adlı kitabında çok net ortaya koymuştur.Kitaptan özet bir alıntı aşağıdadır.

TÜRKİYE ALTIN KONSEPTİ VE BERGAMA OPERASYONU

Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Ocak 1990'da yayınlanan "Türkiye'de Altın Konsepti"nde şu talimatlar dikkat çekmektedir:

a. Eurogold Şirketi'nce Bergama-Ovacık'ta bulunduğu açıklanan altın yatağı, Almanya açısından göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir gelişme olarak algılanmalıdır. Yakında, altın arama faaliyeti sürdüren diğer yabancı şirketlerin yeni altın yataklarını açıklamaları beklenmektedir. Böylece Türkiye, Bergama'dan Truva'ya kadar uzanan Ege hattındaki onlarca altın yatağı ile tüm ülkedeki yüzlerce altın yatağının peş peşe bulunmasına ilişkin açıklamalarla olumlu yönde sarsılacaktır. Aynı sarsıntı, kaçınılmaz bir biçimde ve olumsuz yönde Alman ekonomisinde de kendini hissettirecektir. Bölgede ekonomik ve siyasal istikrarsızlığını koruyan ve sürdüren bir Türkiye, Almanya açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Mevcut statükoyu değiştirebilecek tüm gelişmeler "tehdit" ve "risk" olarak algılanmalı ve önlem senaryoları hazırlanarak en pratik ve rasyonel biçimde uygulamaya konulmalıdır.

b.
Türkiye'de altın aramayı ve üretmeyi baştan durdurmak için radikal çevreciliğin tüm söylem ve eylemleri yaşama geçirilecektir. Bu iş için FIAN ((Food First Information and Action Network) yani "Önce Gıda Danışma ve Eylem Ağı", 1986'da kurulmuş bir örgüttür) görevlendirilmiştir... Heinrich Böll ve Gustav Stresemann vakıflarınca da her türlü lojistik destek faaliyeti yürütülecektir.... Üniversitelerin Kimya, Çevre ve Maden Mühendisliği bölümlerinden Türkiye'de alan çalışması yapabilecek deneyimli akademisyenler talep edilecektir... Ankara'daki GTZ Ofisi'ne bilgi vermek kaydıyla, programda olmayan ek harcamalar, İzmir'deki Konsolosluğumuzdan nakit olarak karşılanacaktır. Türkiye'ye gidecek delegasyonların güvenlik önlemlerinden de -havaalanında karşılamadan başlanarak yine havaalanında yolcu edilinceye kadar- yine İzmir'deki Konsolosluğumuz sorumlu olacaktır (Beklenilmeyen sorunların çözümünde başvurulacak yetkili diplomatların adları ve telefonları, FIAN tarafından ayrıca yayınlanacak delegasyon yönergesinde yer alacaktır).

Delegasyonlar, alan çalışması yapacakları bölgede, kendilerine gösterilen oteller dışında, başka bir yerde konaklamayacaklardır. Delegasyonların, bulundukları hedef bölgede, aynı saatler içinde yerli personelin illegal eylem yapmamasına, özellikle de güvenlik görevlileriyle karşı karşıya kalınmamasına özel dikkat gösterilecektir.... Yerli elemanlara ödemelerin limitini FIAN belirleyecektir. Almanya'ya davet edilecek yerel yöneticilerin, yerel liderlerin, yerel medya mensuplarının ve yerel çevrecilerin tüm yol ve ağırlama masrafları Bakanlığımıza ait olacaktır.

c. Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye'deki nasyonalistlerin, fundamentalistlerin ve de merkez sağda yer alanların çevreciliğe karşı ilgi ve duyarlılıkları bulunmamaktadır. Kitlesel eylemlerin gerçekleştirilmesi için Bergama'da öncelikle üç Tahtacı-Alevi-Çepni köyü, merkez üssü olarak kullanılacaktır. Ekteki ön araştırma raporunun belirttiği saptamalar çerçevesinde, Türkiye'de sistemin uysal vatandaşları olan Sünniler yerine, protest özellikleri nedeniyle sistemin dışladığı Alevileri kullanmak, rasyonel bir tercih olacaktır.... Dağ köyleri kapsamında kabul edilen Tepe köy, Narlıca ve Pınar köy, ovadaki Sünni köyleri ile karşılaştırıldığında ekonomik açıdan daha yoksuldurlar, boş zamanları daha çoktur. Önce bu köylerdeki yerel yöneticilerin harcama prosedürüne uygun biçimde kazanılması gerekmektedir.... BfV ve BND'nin "Alevi Uzmanları"ndan oluşturulan bir Danışmanlar Grubu, FIAN bünyesinde operasyon süresince görevlendirilecektir.... Zeus Altarı tartışmalarına asla yol açılmayacaktır ve de bu konuya girilmeyecektir.... Operasyonun tüm evrelerinde asıl olan bilgilendirme değil, ajitasyon ve provokasyondur... Operasyon süresince kullanılacak tüm sloganların, çevreciliğe, yabancı sermayeye karşı duyarlılığı fazla olan sosyalist, anarşist, nasyonal sol kesimin rahatça sahipleneceği söylemlerden seçilmesi gereklidir.... Antiemperyalizm ve yabancı sermaye düşmanlığı bu söylemlerin merkezinde yer almalıdır.... Almanya'da akredite tüm sol örgütlerden LfV talimatları doğrultusunda destek vermeleri, Türkiye'deki bağlantılarını harekete geçirmeleri istenmiştir. Brüksel'deki DHKPC örgütü de operasyona destek vermeyi kabul etmiştir “


Maden Tetkik Arama Enstitüsünün verilerine göre Türkiye de ki altın rezervi 575 ton,tahmini altın potansiyeli ise 6500 tondur.Parasal değeri ise 70 milyar dolardır. Türkiye’nin Altın ithalatı ise 1994 yılında 48 ton,2000 yılında 205 tondur.parasal değeri 2 milyar dolardır.

Almanya’ya bakacak olursak ,bu ülkenin 1998 yılında altın stoğu 100.000 tondur aynı yıl dünyadaki altın miktarı ise 2600 tondur.

İşte Almanya’nı Bergama ile özel olarak ilgilenmesinin ve altın çıkarılmasına karşı çıkmasının asıl sebebi budur.”

Yeni altın arzının oluşması ile altın fiyatları düşecek ve altın arzından büyük paralar kazanan Almanya zarara uğrayacaktır.

Almanya’nın; ABD, Kanada,Avusturalya GİBİ çevre konusunda son derece hassas ülkeleri engellemesi söz konusu olmadığı ve dünya altın üretiminin artmasını engellemek istediği için kendisine hedef olarak, TÜRKİYE, PERU, GANA VE HİNDİSTAN gibi ülkeleri seçmiştir.
Bunun 2 sebebi vardır;

A. Bu ülkelerin medyasında ve sivil toplum örgütlerinde harekete geçirebileceği yeterli sayıda etki ajanlarına sahip olması,

B. Bu 4 ülkenin, dış müdahale yolu ile kullanılmaya müsait etnik dinsel,mezhepsel farklılıklarını çok iyi bilmesidir.

NGO’LARIN İÇİMİZDEKİ YERLİ VE YABANCI TEMSİLCİLERİ

Yukarıda NGO’ların çalışma yöntemleri ve hedeflerinin sırlandığı maddelerden özellikle Ç,F,G,M. ve N maddelerine bakılırsa özet olarak “içimizden birlikte çalışabilecekleri kişi ve kurumları tespit ederek” bunlarla işbirliği içerisinde olabilecekleri görülmektedir.
Hablemitoğlu 13 Şubat 2002 tarihli Star gazetesinde yaptığı açıklamada bu konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

Kapatılması gereken vakıfların başında, Vakıflar Genel Müdürü Nurettin Yardımcı’nın yönetim kurulu üyesi olduğu Türk Demokrasi Vakfı bulunmaktadır. Yardımcı suç işlemektedir ve görevden alınmalıdır. Türk Demokrasi Vakfı’nın Bakanlar Kurulu kararı ile yıllar önce almış olduğu yurtdışı faaliyet izni, eğitim, bilim, sanat, tıp ve sağlık alanları ile sınırlıdır...”(3)

Dr. Necip Hablemitoğlu tüm bu çalışmaları, Cumhuriyetin karşısında yükselen gerici-bölücü yapılanmaları, uluslararası istihbarat örgütlerinin yapısını, söz konusu yapılanmalarla ve birbirleriyle olan ilişkilerini, Türkiye üzerindeki ortak çalışmalarını, yerli işbirlikçileri ve "Türklüğün Bağımsızlık Mücadelesi" olarak tanımlanabilecek
Atatürk Ulusçuluğunu, Türklüğün Kırım'da ve dünyanın çeşitli yerlerinde türlü defalar karşı karşıya kaldığı soykırım örneklerini ve bunlara karşı direnişini anlatıyordu.(4)

Bu çalışmalarından rahatsız olan çevrelerin varlığından kendiside haberdardı.Son Almanya seyahati esnasında arkadaşı İnanç IŞIKLARA gönderdiği mesajda şunları söylüyordu.Bu mesajdan yaklaşık olarak bir ay sonrada bir suikast sonucu öldürüldü.

“Almanya'dan geçtiğimiz hafta dönen Doc.Dr. x. x.x.'nin x. x.(Almanya)da yayınlanan yazılarını gönderiyorum. Avrupa’yı ve AB'yi en iyi bilen Kemalist meslektaşlarım arasında bulunuyor.
Yazılarına yer verebilirseniz çok sevinirim, izin aldım. Bir başka dosyada da yine
Almanya'da yasayan x. x.'nun ayni gazetede çıkan yazılarından bazılarını gönderiyorum. Keza x. x.'nun yazılarını da gönderiyorum.Okuyunca bana hak vereceksiniz. Bu hafta başı Almanya'dan döndüm,Stuttgart ve Karlsruhe'de iki konferans verdik, tutuklanmadan,
sınır dışı edilmeden ama izlenerek, taciz edilerek geziyi tamamladık.
Almanya'da bizim gibi düşünen ve yazan hayli Cumhuriyet aydını var. Bu yazılar bir anlamda bir köprüyü de oluşturacaktır. Selam ve sevgiler.21 Kasım 2002.Necip"(5)

KONRAD ADENAUER VAKFI VE TÜRK DEMOKRASİ VAKFI

Öncelikle yurt dışındaki vakıfların bir çoğunun siyasi parti vakıfları olarak görev yaptıklarını belirtmekte fayda var.

ADENAUER Kimdir?

Konrad Adenauer 05.Ocak 1876 yılında doğdu hukuk ve ekonomi eğitimi gördü:Köln üniversitesinin açılmasındaki katkılarından dolayı kendisine politika,tıp,felsefe ve hukuk dallarında fahri doktorluk unvanı verildi.Prusya senatosu daimi üyesi olan Alman devlet adamı 1967yılında öldü.

KONRAD ADENAUER VAKFI

…Vakıf, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünün güvence altına alınması için yapılacak reformları, parlamentoların kurulması ve işlerlik kazanmasını, çevreye saygılı bir sosyal piyasa ekonomisi doğrultusunda gerçekleştirebilecek her tür ekonomik, sosyal ve çevreci reformu, yurttaşlık eğitimini, kalkınmaya ivme kazandıran çerçeve şartlarını olumlu etkileyebilecek toplumsal grupların, kuruluşların örgütlenmesini destekler.

Konrad Adenauer Vakfı'nın partnerleri, siyasi partiler, parlamentolar, hükümetler, Anayasa Mahkemeleri, öteki adli kuruluşlar, barolar, yerel yönetimler, yerel yönetim birlikleri, eğitim ve araştırma enstitüleri, işveren örgütleri ve sendikalar, kooperatifler, insan hakları örgütleri, kadın örgütleri, çevreci örgütler, yurttaşlık girişimleri ve medyadır. (
www.konrad.org.tr. vakıf amaçlarından alınmıştır)

Türkiye, Konrad Adenauer Vakfı’nın uluslararası çalışmalarında ağırlıklı bir ülkedir.

1983 yılından beri Türkiye’de aktif olan Konrad Adenauer Vakfı, Türkiye’de demokratik istikrara ve demokrasinin gelişmesine hizmet eden, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne politik ve ekonomik entegrasyonuna katkıda bulunan her tür faaliyeti ve kurumu destekler.
Konrad Adenauer Vakfı’nın faaliyetleri Türkiye’de aşağıda belirtilen hedefler doğrultusundadır:

En alt demokratik karar zeminini teşkil eden komünlerin güçlendirilmesi (TBB ortak projesi - Türkiye Belediyeler Birliği).
Yerel medyaların güçlendirilmesi ve yapılandırılması (TGC ortak projesi - Türkiye Gazeteciler Cemiyeti)
Küçük ve Orta Ölçekli işletmelerin teşviki. (TOSYÖV ortak projesi - Türkiye Orta Ölçekli Sanayiciler ve Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticiler Vakfı)
Küçük ve Orta Ölçekli işletmelerin Karadeniz Ekonomik İşbirliği üye ülkelerinde teşviki. (KEİB Daimi Sekretaryası)
Hukuk devleti ve demokratik düzenin ve öz sorumlulukla angaje olan vatandaşları ve NGO’ları bulunan çoğulcu sivil toplumun yapılandırılması ve sağlamlaştırılmasındaki katkılar (TDV ortak projesi.- Türk Demokrasi Vakfı). (
www.konrad.org.tr Vakıf işbirliği sayfasından alınmıştır)

Yukarıda görüldüğü ülkemizde de faaliyetlerini sürdüren Alman vakfı ile işbirliği içerisinde bulunan bir çok yerli sivil toplum örgütü bulunmaktadır.Biz bu noktada içlerinden su an için TDV’yi yani Türk Demokrasi Vakfını inceleyeceğiz.

TDV TÜRK DEMOKRASİ VAKFI

Türk Demokrasi Vakfı,
20 Şubat 1987'de bir grup siyasetçi, işadamı, akademisyen ve gazeteci tarafından kar gütmeyen bir sivil toplum örgütü olarak kurulmuş olup, sınırlı ve seçkin üyelere sahiptir. Vakıf, temel hak ve hürriyetler içinde insan kişiliğinin serbestçe geliştirilmesini sağlamak için istikrarlı bir demokrasinin yaratılmasına yardımcı olmaya çalışmaktadır.

TDV, öz kaynakları yanında çeşitli yerli ve uluslar arası kurum ve kuruluşlardan maddi destek almaktadır. Bu destek, her yıl ödenen belirli bir katkı şeklinde olduğu gibi, yapılan bir etkinliği veya bir projeyi desteklemek şeklinde de olabilir. Mesela Konrad Adenauer Vakfı her yıl belirli bir çalışma programı kapsamında katkıda bulunmaktadır. National Democratic Institute, sadece ortaklaşa düzenlediğimiz etkinliklere katkı yapmaktadır. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler ise proje bazında sponsorluk yapıyor. Vakfımızın çalışmalarını takdir edip bağışta bulunanların katkıları ise haftalık etkinliklerin içinde değerlendirilmektedir.

TDV
Birçok Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları ile İşbirliği Yapar:
Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV)
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV)
Siyasi Sosyal Araştırmalar Vakfı (SİSAV)
Türk Sanayiciler ve İşadamları Derneği (TÜSİAD)
İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV)
Tarih Vakfı
Türk Diyanet Vakfı (TDV)
Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı (TÜRDAV)
Türk Ocakları
Liberal Düşünce Cemiyeti
Türk Çevre Vakfı
Beyaz Nokta Vakfı
Ankara Gazeteciler Cemiyeti
Bilgi Vakfı
Türk Hukuk Enstitüsü
Ankara S.M Mali Müşavirler Odası (ASMMMO)
Türkiye Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV)
TRT Çocuk ve Gençlik Vakfı
Dış Politika Enstitüsü

TDV Ayrıca Birçok Seçkin Uluslararası Teşkilatlarla da İşbirliğine Girmektedir:

Konrad Adenauer Vakfı (KAS), Almanya
Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI), ABD
Milli Demokrasi Vakfı (NED), ABD
Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü (IRI), ABD
Uluslararası Diyalog Vakfı, (IDF) Hollanda
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE), Avusturya
Özel Girişimler Merkezi, ABD
Avrupa Birliği (EU)
Avrupa Konseyi
Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü (IDEA),İsveç
Avrupa Araştırma Topluluğu (ERG)
Uluslararası Halk Hürriyetleri ve Hakları Cemiyeti, İsviçre
Uluslararası Gelişme Yüksek Araştırma Vakfı (FACID)
Friedrich - Ebert Vakfı, Almanya
Friedrich - Nauman Vakfı, Almanya
Hans Seidel Vakfı, Almanya
Türk Araştırma Merkezi, Almanya
BM Sistem Teşkilatları

Bazı Yayınları
2002 Cyprus vs Cyprus (Bülent Akarcalı, Kamil Raif)
2002 Üçüncü Dalga: Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma (Çev: Prof.Ergun Özbudun)
2000 Demokrasi Dosyası (Kamil B. Raif)
1999 Demokrasi ve İnsan Hakları El Kitabı (İhsan Dağı / Necati Polat)
1999 Demokrasi ve İnsan Hakları Serisi IV: “Terörizm ve Organize Suçlar” (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca) (TDV)
1999 Kıbrıs Türk Hukuk Dosyası (Haz.: Kamil B. Raif)
1999 Terörden Huzura (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca) (TDV)
1998 Demokrasi ve İnsan Hakları Serisi - I: “Demokrasi ve İnsan Hakları Eğitimi” (Prof. Dr. Savaş Büyükkaragöz)
1998 Demokrasi ve İnsan Hakları Serisi - II: “Poliste Demokrasi ve İnsan Hakları” (Yard.Doç. Dr. Halil İbrahim Bahar)
1998 Demokrasi ve Insan Hakları Serisi - III: “Türkiye’de İnsan Hakları” (Haz.: Kamil B. Raif)
1998 Numan Rights in Turkey (Haz.: Kamil B. Raif, İhsan Dağı, Necati Polat)
1998 Kıbrıs Türk Basın Dosyası -1998 (Haz.: Kamil B. Raif)
1998 Kıbrıs Türk Kalkınma Dosyası-1997 (Haz.: Kamil B. Raif)
1998 Türk Gençliğinden Teröre Cevap (TDV)
1997 A Turning Point in the History of Armenia (İngilizce, Türkçe) (Yasin Aslan)
1997 Milli Mücadele Dönemi ve sonrasında
Atatürk veDemokrasi (Dr. M. Galip Baysan)
1996 Denıokrasi ve Eleştirileri (TDV)
1996 Demokrasi, İnsan Hakları ve Terör Üçlüsünde Türkiye (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca) (TDV)
1996 Diyalog Siyaset Teorisi Dergisi (TDV)
Son olarak ;

YÖNETİM:
Başkan : Bülent AKARCALI (İstanbul Milletvekili)
Başkan Yardımcısı : Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN
Genel Sekreter : Murat ŞENGÜL
Yönetim Kurulu Üyeleri: Gönül Saray ALPHAN, Müjdat KAYAYERLİ, Kamil BAĞCI, Emre KOCAOĞLU, Mehmet N. GÖK
Genel Koordinatör: Kamil B. Raif

Görüldüğü gibi TDV ,Konrad Adenauer vakfı ile sıkı bir ilişki çerisinde bulunmakta hatta bu vakıftan belirli dönemlerde maddi yardımda aldığını açıkça belirtmektedir.
Bir dönem Eski turizm,Sağlık ve Sosyal Yardım bakanlığı yapan ve Bilgi üniversitesi kurucu-yöneticisi Bülent AKARCALI aynı zamanda TDV’nin de kurucu başkanıdır.

Tüm bu ayrıntıları belirtmem deki sebep son zamanlardaki BİLGİ ÜNİVERSİTESİ tartışmalarına bir başka açıdan bakmak içindir.

Bilindiği üzere Bülent AKARCALI’nın kurucusu olduğu Bilgi üniversitesinde kimler yok ki;
M.Ali BİRAND,SARIGÜL,Mehmet ALTAN, Cengiz ÇANDAR …v.s

Son bombalarından birisi de Tuna BEKLEVİC.

Bilgi üniversitesi mezunu olan BEKLEVİÇ ile AKARCALI ilişkisi aşikardır.

Akarcalı aynı zamanda Tuna Bekleviç’in kurduğu Ekonomistler Platformunun da üyesidir.
Son dönemlerde gerek yurt içinde gerekse ABD’de yaptığı çalışmalarla ANADOLU’NUN GENC LİDERLERİ hareketini tanıtmaya çalışan ve bu nedenle bazı kişi ve kurumlarla ilişki içerisine giren Tuna BEKLEVİÇ son olarak Beyaz Saraydan aldığı davet üzerine bu ülkeye giderek çalışmalar yapmış ve oradaki Genç Türklerin aklını çelmeye çalışmıştır.Bu çalışmalarının yanı sıra yurt içinde de 2023’ün Liderlerini (!) belirlemeye yönelik faaliyetleri devam etmektedir.

Son olarak geçtiğimiz günlerde Kerkük'te Cumhurbaşkanı Celal TALABANİ'nin Yardımcısı Jalal Jawhar AZIZ, Erbil'de Mesut BARZANİ'nin Yardımcısı Kemal KERKUKİ ile görüşmüş. Bu toplantılar öncesinde Türkmen Cephesi, Kerkük iş adamları Derneği, Fatih Torunları Derneği, Musalla Spor Kulübü, Friends of Democracy grubu, Kerkük Üniversitesi yetkilileriyle çeşitli toplantılar gerçekleştirmiştir.

Üstelik bu gezilerinden övgüyle söz eden yine aynı şahıs yani Bülent AKARCALI’dır.

Şimdi tüm bu yazılanlardan sonra aklı selim her Türk gibi şu ilişkiyi kurmamız gayet normaldir.

1-Alman Vakıflarının yukarıda amaçları belirtilmiştir.Bu amaçları inceleyen ve belgeleyen aydınımız Dr. Necip Hablemitoğlu 2002 yılında uğradığı bir suikast sonucu öldürülmüştür.(Bu ayrıntıdan kimse suikastın sorumlusu şunlardır gibi bir sonucuna ulaşmasın.Bu bilgi Alman vakıflarının Türkiye ile ilişkileri için kaynak olarak verilmiştir.)

2-Konrad Adenauer Vakfı da bu amaçlar doğrultusunda bir çok kişi ve kurumla (sivil toplum örgütü) ilişkiye girmektedir.Bunlardan bir tanesi de (bizim ele aldığımız) TDV yani Türk demokrasi Vakfıdır.

3-Türk Demokrasi Vakfı Kurucusu ve başkanı Bülent AKARCALI aynı zamanda Bilgi Üniversitesi kurucusu ve yöneticisidir.TDV aynı zamanda AGL Anadolu’nun Genç Liderleri hareketi ve Ekonomistler Platformu başkanı Tuna Bekleviç’in çalışmalarını desteklemektedir

4- Tuna Bekleviç dolaylı olarak ABD ve AB ülkelerinden aldığı destekle bu çalışmalarını yürütmektedir(Ozansoy)

5- Bu destekle ve ABD’den aldığı davetle Amerika’da yaşayan özellikle Türk gençlerini etkilemek üzere bir dizi toplantılar düzenlemiştir.

6- Son olarak Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin yardımcıları ile görüşmelerde bulunmuştur.



Ogün OZANSOY/


26.09.2006

Kaynakca:

(1) Hablemitoglu.org
(2) Alman vakıfları ve Bergama noktası-2003
(3)Yabancı vakıflara karşı çıkması gerekenler M.Bayraktar
(4) Hablemitoglu.com/amacı
(5) Hablemitoglu.com/inanc.htm İ.Işıklar


http://www.kuvayimilliye.gen.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=303&Itemid=59


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BÜYÜKLERE MASALLAR- Bir Saklambaç Hikayesi- (Ogün OZANSOY'da

27/3/2008


Küçük Tayyip’in canı çok sıkılıyordu.

Oysa dışarıda hava ne güzeldi.Her şey güllük Gülenistanlık olmasına rağmen O, tıkılıp kalmıştı babasının köşküne.

Birden aklına geldi.

Evet evet, arkadaşları Deniz ve Devlet’i çağırsa onlarla bir oyun oynasa ne güzel olurdu. Belki de diğerlerine de ulaşırdı. Abdullah’a, Bülent’e, Kemal’e, Cemil’e…

Olmadı, karşı mahalleden zengin çocuklarını da çağırırdı.İlk aklına gelen Rifat’la, Arzuhan oldu.

Birde okumuş, yazmış, mürekkep yalamış! çocuklar vardı. Onların da kapısını çalar davet ederdi. Nasıl olsa hep tatildeydiler. Hiç okula gitmeden okuyorlardı. Bütün bilgiler evlerine servis yapılır özel hocalarla eğitim alırlardı. Hem Şamil’le Fehmi bayılırdı oyun oynamaya.

Bir heyecanla fırladı dışarı…

***

Bir süre sonra Ankara’nın en güzel meydanlarından birinde Tandoğan’da toplandılar. Bakmayın siz şimdi bu meydanın sürekli kalabalık olduğuna. Bu kalabalık biraz ilerde anıt mezar dedikleri yerde yatan birini ziyarete geliyordu sürekli.

Gerçi küçük Tayip hiç gitmemişti tepedeki o dev gibi yere ama hep aklına gelirdi. Acaba o kadar insan oraya gidip ağaçlara bez mi bağlıyor, yoksa orda bir yatır var da onu mu ziyaret ediyor? Ama ne diye giderken hep bir ağızdan bağırırlardı onu da anlamıyordu ya... En iyi Deniz bilirdi bunu. Arada bir O’da giderdi o kalabalıkla birlikte oraya. “Bir ara sorarım” diye geçirdi içinden.

Neyse bunlara kafa yoramazdı, zaten hiçte merak etmiyordu orada kimin, neden yattığını. Şimdi oyun zamanıydı.

-Ne oynayalım? Diye sordu arkadaşlarına

Demokrasicilik? Ne dersiniz olmaz mı? Dedi Deniz.

-Amaan sende bıkmadın şu oyundan yıllardır bu oyunu oynuyoruz dediler hep bir ağızdan.

-O zaman Ben Kara Murat olayım sizde kahraman Türkler olursunuz.Kahpe Bizans’a karşı savaşırız.

Devlet’in bu teklifini de sevmemişlerdi. Düşman diye hep ağaçlara, taşlara vuruyorlar, havaya tahtadan kılıçlarını sallıyorlardı. Hem akşam olunca çok yoruluyorlar, erkenden uyuyorlardı. Televizyonlarda ki BBG evini seyredemiyorlardı.

Cin fikir Kemal bir adım öne çıktı ve ;

-Yazı tura atalım dedi kıs kıs gülerek. Bu çocuğunda aklı fikri hep paradaydı, başka bir şey düşünmezdi.

Onlar bir köşede “ bugün ne oynasak” diye tartışıp dururken, mahallenin okumuşlarından Kel Fehmi biraz ileride siyah paltolu, kara gözlüklü, fötr şapkalı bir amca ile bir şeyler konuşuyor ve sürekli “anladım, tamam” dercesine başını sallıyordu. Göz ucuyla da Şamil’i süzüp duruyordu. Konuşma bitince gizlice Tayyip’e yaklaştı …

***

- Saklambaç, evet saklambaç oynayalım hem ben gönüllü ebe olmaya da razıyım…

Geçen sefer oynadıklarında Tayip oyun bozanlık yapmış, ceza almıştı . Şikayet edince tam 6 gün ev hapsi cezası vermişti babası. Bir daha O ebe olmayacaktı. Biranda hepsinin aklına bu geldi.

Tereddüt ederek dil ucuyla uyardılar. Tayip’in gözleri dolmuş dokunsan ağlayacak gibiydi.

-Ama benim aklıma geldi, ben çağırdım hepinizi tek tek.Ben yokken oynadığınızda Abdullah ebe olmuştu ama…

Küçük Tayyip’in bu çıkışı bir an sessizliğe neden oldu.Yazık mağdur olmuş halinden belliydi çocuğun.

- Ben artık ebe olmak istemiyorum, isterse Tayip olsun dedi Abdullah

- Bence de olsun. Ben bir sakınca görmüyorum. Kişilerin ebe olma hakkı elinden alınamaz, ben buna karşıyım.

Deniz’in bu çıkışlarına alışık olduklarından itiraz etmediler. Üstelik Bülent, Fehmi, Şamil, Arzuhan ve Rifat’ta destekleyince oyunun adı ve ebe belli olmuştu.

***

Küçük Tayyip heyecanla meydanda etrafı kalın çitlerle çevrili olan 89 yıllık ağaca koştu.

-10’a kadar sayıcam, bittiğinde siz saklanmış olursunuz her zamanki gibi. Anlaştık mı arkadaşlar?

Sağ kolunu ağaca yasladı, alnını da koluna dayayıp sıkıca gözlerini yummuştu. İçinden “ Az sonra hepinizi sobeliycem.Keşke şu Yaşar da olsaydı oyunda.İlk önce O’nu sobelerdim. Sonra Sabih’i, İlhan’ı, Ergun’u… Sevmediğim ne kadar çocuk varsa onları sobelerdim. Gıcıklar!!!” diye geçiriyordu.

-Hadi saymaya başla artık Tayyip!

-Tamam Bülent Abi, sayıyorum…Tıpkı cin fikir Kemal gibi O ‘da kıs kıs gülüyordu içinden…

-1 ”Cumhuriyetçilik”

Birden koşuşturmaya başladılar sağa sola. Önceden nereye saklanacaklarını düşündükleri için hepsi aynı anda yok olmuştu.

-2 “Laiklik”

-3 “Halkçılık”

-4 “Devrimcilik”

-5 “Milliyetçilik”

-6 “Devletçilik”

-7 “Demokrasi”

-8 “Anayasa”

-9 “Kemalizm”

… Ve -10 “Türki…”

Daha sözünü bitiremeden bir acı hissetti. Çok canı yanıyordu. Gözleri kararmıştı ne olduğunu anlayamadan o derin acıyla yeniden irkildi.

- Ben size kaç defa bu etrafı çevrili yere girmeyeceksiniz, bu anıt ağaca dokunmayacaksınız demedim mi? Bıkmadınız mı dayak yemekten?

Bu sesi tanıyordu. Aslında kulağında duyduğu acıdan fark etmişti ama o an aklına gelmemişti Yusuf Dede. Yavaşça kaldırdı başını, yüzüne bakamıyordu.Öyle haşmetli duruyordu ki. 2 tokat daha patladı ensesinde.

Herkesin gölgesinde serinlediği bu koca çınarı Yusuf Dede’nin babası askere gidince dikmişlerdi Ankara’nın tam ortasına.Cumhuriyet kurulunca milli mücadelenin sembolü olmuş. Bu yüzden herkes gözü gibi bakıyor kollayıp koruyordu . Birileri hariç…

Siyah paltolu, fötr şapkalı, kara gözlüklü adamlar…


Ogün OZANSOY


http://www.kuvayimilliye.gen.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=1291&Itemid=2


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ALEVİLERE AÇILMAK, ALEVİLERİ AÇMAK VE EMPERYALİZM

9/1/2008
Kategori: Bana Ait

            Malumdur, “Kürt Sorunu”na (!) yüksek öneme sahip aydınlarla (!) çözüm bulan iktidar, “Alevi Sorunu”na (!) da yeni bir çözüm önerisi getirdi. Olmayan bir biçimde, iftar yaparak. Muharrem Orucu’nun iftarının olmaması ayrı bir sorun olarak ele alınmalıdır.

 

            Herkes neden iktidara ateş püskürüyor anlamış değilim. Başbakan, seçim sonrası konuşmasına uygun olarak herkesi kucaklama çalışmalarına devam ediyor. Aynı biçimde, yıllar önce Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk, laiklik gibi konulardaki görüşlerine de tutarlı işler yapıyor. Değiştim dediği duruma da gayet uygun girişimler bunlar.

 

            Öncelikle konuyu iki açıdan ele almak gerekiyor. İlki, en acı olanıdır. Aleviler ve Alevilik. O kadar baskı görmüş ki kendilerinin kökeni hakkında bilgi verecek kitabı bile yazıp saklayamamışlar. Osmanlı yönetimi öyle kellelerini almış ki üst düzey yöneticilerde, sırf kelleri kuyuya gömmekle ünlü olduğu için Kuyucu ismiyle anılan olmuştur. Zorla mezhebi değiştirildiği yetmemiş, konuştuğu ana dili, etnik kökeni korkudan değişir olmuştur. O da yetmez ki diyecekken bir ara dönem yaşanmış. (Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Anadolu’da İslamiyet’in yerleşmesinde Bektaşilerin oynadığı roller ayrıca ele alınmalıdır.) Osmanlı’nın bu anlamda kötü mirasını kabullenmeyen bir ara dönem: Kemalist dönem. Çok uzun sürmemiş, karşı devrim iktidarı bu konuda da üzerine düşeni yapmıştır. Aleviler devletin üst yönetimlerine getirilmediği gibi, hırs bitmemiş cayır cayır yakılmış, kundaktaki bebekler bacaklarından tutularak ortadan ikiye ayrılmış, o kadar ki devletin Adalet Bakanı olan yaratık, bunu yapanların savunmasını, gururla üstlenebilmiştir. Yetmez, devlet Sünni köyleri silahlandırır, Alevi köyler ne olur? Sayın Cemal Şener yıllardır, belgelerle onlarca kitap, makale yazdı. Oradan daha ayrıntıyla bakılmalıdır. Annesi ve kız kardeşiyle hiç çekinmeden ilişkiye girdiğini(!) beyinden üretemeyeceğine göre, farklı organlarından üreten bir anlayış, elbette ki Alevilere yaklaşmak için köşe bucak kollayacaktır. Siz bir inancı bu kadar darmadağın ederseniz, sonrasında olacak sakatlıklara zemin hazırlarsınız. Siz bir insan ben Cami’ye girmeyeceğim derken, onu zorla Cami’ye sokmaya çalışırsanız; ben buyum derken, hayır sen busun derseniz bunlara zemin hazırlanır. Örneğin; emperyalizm, PKK’yı da destekler, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetlerini de destekler. Bu bir çelişki değildir. Bu işin, emperyalizmin ta kendisidir. İşte benzeri bir oyun daha hazırlanıyor.

 

            İlk açıdan baktık. Demek ki siz birini bu kadar döverseniz, bugün yaşananlara zemin hazırlarsınız. İş bununla  bitmez. İkinci açıya da tam burada bakmak gerekiyor. Aleviler ve siyasi duruşu. Hatırlarsınız, bilmem kaç kez Hacca giderek Cennet’te yerini perçinlemeye çalışan; ama, iktidarda ise halka yaşattıklarıyla ve kendi yaptıklarıyla çelişkileri körükleyen bir Başbakan, Başbakanlık konutunda “tarikat şeyhlerine” iftar yemeği vermişti. (Benim inancıma göre Alevilik bir tarikat değildir, bir mezheptir. Karşılaştırmam o açıdan olmayacaktır.) Bugüne kadar laiklik ilkesine sıkı sıkıya sarılmayı bir sorumluluk belleyenler neden karşı çıkmıştı buna: Din siyasete alet edildiğinden. Doğruydu da. Peki, bir Başbakan, bu sefer de yeşil İslam yorumuna değil de kızıl İslam diyeceğimiz bir yoruma yemek verecek. Sorun yeşilde, kızılda mı yoksa dinin siyasete alet edilmesinde mi? İşte tüm sorun burada yatmaktadır. Üstelik bu Başbakan, Karacaahmet Sultan Dergâhı’na elinde çiçeklerle ziyarete gelmemiş, dozerleri o dergâhı yıktırmaya göndermiştir. Yemeğe katılacaklar, acaba Alevilerin oyunu alamayınca, Alevi Partisi kurulmasını uygun görenlerden para alanlar gibi mi olacaktır? Ya da Alevilere 3 trilyon ayıralım sözü üzerine hemen iktidar kapısına koşanlar gibi mi? Belki de iyi bir yöntem, ihale de verilebilir. Bir Alevi, Osmanlı deneyimini, Cumhuriyet’in ilk yılları deneyimini görmüş bir Alevi, sadece yemeği ve katılanları değil, dinin siyasete alet edilmesini kınar. Diyanet’e Aleviler için pay verilmesi çabasına girmez, Diyanet’i laikliği koruyacak biçime getirmeyi savunur (Hemen burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Sekülarizm ve laisizm kavramları aynı şey gibi düşünülmemelidir. Bizim gibi ülkelerde Diyanet’i kaldırmak, tarikat tekeli kurmaya neden olabilir. Benzer şekilde, din derslerinin seçmeli olması daha mantıklı ve olması gereken bir yolken, günümüz şartlarında bu olduğunda, okuldaki din derslerini beğenmeyenler, kendilerince gerçek din dersi için tarikatlara koşacaktır. Bu gibi ayrımlar bu yazının konusu değildir.).

 

            İktidara gelmek için papaz kıyafeti giymeye razı olan bir Müslüman (!), değiştim derse üzerine o kıyafeti mi giymiş olur? Yoksa değişmiş midir? Önceden de aslında müttefiki olan; ama, bunu göremediğinden bir süre uzak kalan AB’ye yanaşırsa ya da hamisi ABD ile iş yaparsa çelişki mi olur bu sizce? Dini kullanarak iktidara gelip de Mısır’a karşı İngiltere’yi destekleyenler, İsrail’i hemen tanıyanlar aynı değil miydi?

 

            Demek ki ortada bir sorun var. Bu sorun “Alevi Sorunu” falan değil. Bu sorun mezhep çatışması da değil. Bu sorun düpedüz “Yönetim Sorunu”dur. İyi bir yönetim demek, iyi bir ekonomi, iyi bir siyaset, iyi bir eğitim demektir. Tabi bunların da iyi olması yönetimi daha da iyileştirir; ama, kendisini yönetemeyenleri, birileri yönetir. Örnek vermeye gerek yoktur sanırım. Alevilerle Sünniler birbirini öldürür, Kürt ile Türk de öldürür. Müslümanlarla Hıristiyanlar da öldürür. Bunlar gayet normal şeyler emperyalist yazında. Önemli olan, o an hangisine destek vereceğidir. Milliyetçilik diyerek, ABD kökenli ajanlarca eğitilenler de oldu. Yurdu seviyoruz diyerek, silah için başka ülkelere de kapılananlar oldu. Olacaktır da. Sorun, buna nasıl yaklaşıldığındadır. Şu an, ulusal ekonomisi çökmüş, iyi yönetilemeyen hem de 1938’den beri iyi yönetilemeyen bir ülkeyiz. Asıl sorun Muharrem iftarı değil. Tamam, Alevilerin ezilmişliği, sistemli horlanmışlığı çözüme ulaştırılmadır. Hem de derhal; ama, bu emperyalizmin piyonları aracılığıyla yapılırsa sorun yumak halini alır. Asıl sorun Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin tehlikede olmasındadır. Devletçilik öldürüldü, halkçılık, milliyetçilik, devrimcilik saptırıldı. Bundan sonra da geriye Cumhuriyet demek için biraz daha gerçekçi olmamız gerekiyor. Bu söylem umutsuzluğun değil, var olanın deyimidir. Yoksa umut için uzağa gitmemize gerek yok. İşte tüm sorunların çözümü için anahtar:

 

“Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!” (Mustafa Kemal ATATÜRK)

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KANDİL TEMİZLİĞİ

24/10/2007
Kategori: Bana Ait

Malumunuzdur, Anadolu’da bir adet vardır. Bayram öncesi, kandil öncesi ev temizliği yapılır. Eve girildiğinde ise temizlik yapıldığı belirtilerek, daha dikkatli davranılması söylenir. Bu işler genellikle annelere düşer. Demek ki temizlik yapılmış, evin tekrar hemen kirlenmemesi için önlemler alınıyor evde. Şimdi ise hepimizin evi olan yurdumuzda Kandil temizliği telaşı başlamış durumda. Kandil Dağı temizliği için herkes tetikte bekliyor. Sabrının denenmesi için başka bir yol kalmayan Türk ulusu hem yeter diyor hem de yeter denmesi için askeri çözüm bekliyor. Evet, bizim koca evin Kandil temizliği başka türlü. Peki, temizlik sonrası için annelerimizin aldığı önlemlere dair bir belirti var mı?

Askeri operasyonun olması şart. Bu bütünlük, huzurlu yaşama, uluslararası saygınlık ve egemenlik göstergesi sorunu da olmuştur. Peki, askeri operasyon tek başına yeterli mi? Daha önce de belirtmiştik[1] Barzani ve aşiretinin Türkiye’de sahip olduğu şirket sayısı 180 civarında. Mesut Barzani’nin kişisel serveti ise yaklaşık 2 milyar Dolar. Tatilya, sigara, sınırdan geçen tırlardan alınan har(a)çlar (tır başına 400 Dolar, yılda ise yaklaşık 300 milyon Dolar yapıyor. Bu kapının Türkmenlerin olduğu bölgeden açılması alternatifini düşünmek de gerekir.), inşaat, petrol sadece Barzani ve şürekâsının etkinlik gösterdiği birkaç alan. Irak içerisinde Türkiye adına alınan işler ise cabası. Bu şartlar altında askeri operasyonun tek başına başarısı ne derece olacaktır? İsmi belirli ya da belirsiz, ülkemizden de orada çalışan onlarca şirket bulunmaktadır. Bunların da askeri operasyona neden sıcak bakmadığını anlamak zor olmasa gerek. Askeri konuşlanmadan daha önemlidir bu şekilde, “sermayenin konuşlanması.”

Askeri bir müdahale ile ekonomik bir müdahale birlikte yürütülmeli demektir. Bunun için ise ilk şart “devlet politikası”nın olmasıdır. Örneğin; “yurtta ve dünyada barış”ı, bağımsızlığınıza ve bütünlüğünüze bir taciz olmadığı sürece korumayı, bir taciz olduğu zaman ise dış politikadaki kararlı tutumunuzu göstererek gerekli her türlü müdahaleyi yapmayı bir devlet politikası bellemiş olabiliriz. Oysa şu an için devlet politikamız budur diyebileceğimiz bir stratejimiz var mı? Varsa nedir ki birkaç kişi haricinde kimse göremiyor. Olayın bam teli de burada ses vermektedir: Dış politika.

ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu’da yeni rakipleri iyice netleşti: İran ve Rusya hatta Çin. Ancak; ne ilginçtir ki bu ülkelerin hepsi olası bir Kuzey Irak müdahalesine karşı durumda. Bu bir çelişki midir? Türkiye’nin ABD’nin stratejik ortağı ve BOP’un yıldızı olduğunu bilmeyen yoktur. İran ve Rusya Türkiye’yi bundan dolayı yalnızlaştırma politikası uyguluyor olabilir mi? ABD ile Türkiye arasında (ufak da olsa) gerginliğe benzer bir şeyler oluyor (gibi), Rusya ve İran, Türkiye’yi yanına çekmek için bir hamle yapmak yerine, böyle davranarak acaba bir çelişki mi sergiliyor? Bunun gibi sıralanacak soruların sayısı oldukça fazla ve ayrıca bir incelemenin konusudur. Ancak sorulara verilecek yanıt tektir: Eğer bağımsız bir ulus devlet biçimimizi korumuş olsaydık, bu soruları neden diye soran güç biz olacaktık. Oysa şu an ismi geçen ülkelerin vereceği yanıtları, boynumuzu bükmüş bekliyoruz. Bu anlamda bir noktaya da dikkat çekmekte yarar olacaktır. Son günlerde kimi televizyonların ve gazetelerin “milli” duyguları kabardı, hani her Ramazan dindarlığı kabaran, her milli maç öncesi çalıştırıcılığı (antrenörlüğü) kabaran yayınlardan bahsediyorum. Çok ilginç bir şeye denk geliyoruz uzmanlarımızın yorumlarından. ABD yanlısı bilinçaltı uzmanları PKK-ABD ilişkisini sıfırlayacak açıklamaları yapacak yollar bulmuşlar. Bin dereden su getirilerek ve arada uçuk açıklamalar yapılarak belirtilen stratejiler, Rusya ve İran’ın operasyona destek vermemesi üzerinden yola çıkıyor; ama, gerisini olduğu gibi akla sığmaz yorumlara getiriyor. Kimsenin ağzından ise “dış politikada bağımsız tavır” çıkmıyor. Bu kerameti kendinden menkul kişiler, şu an halkın öfkesini üzerlerine çekmemek için açıkça ABD yanında olmaktan başka çaremiz olmadığını söyleyemiyorlar; ama, ima etmekten de kaçınmıyorlar. Sanırım bu aralar olağanüstü hal uygulaması bu gibilerine uygulanıyor. Bu uygulama ile yurtdışından gelen maaşlarında artma var ki bunların, kendileri için bu zor şartlarda çalışıyor, yazıyor ve söyleyebiliyorlar.

Son olarak bakacak olursak, terörün engellenmesi için öncelikle bir devlet politikasına ihtiyaç bulunmaktadır. Kandil temizliği için su görevi görecek şey budur. Temizlikte olmazsa olmazdır su. Bunun alt etkenleri ekonomik, siyasi ve askeri alanlara ayrılmaktadır. Bunlar da kendi içlerinde ayrılmaktadır. Örneğin; siyasi alanda uğraş içerisinde dış politikada bağımsızlık, ulusal egemenlik, halkın sesini dinleme, olmadık yerde referandum sokuşturmama, üstelik terörün zirvede olduğu bir anda başkanlık (eyalet olarak okuyunuz) sistemine evrimi gerçekleştirecek referandumu hiç sokuşturmama gibi alt başlıklar bulunmaktadır. Saydığımız şeyleri yapmak için ise tek bir şeye ihtiyaç vardır: “Bağımsız ve güçlü bir ulus devlet.” Bu olmadıktan sonra söylenen her şey uçucudur. Zaten siz birilerinin söz söylemesi için bekliyorsunuz demektir.

Temizlik her eve lazımdır. Sürekli de lazım olacak ve kullanılacak bir araçtır. Çünkü; kimi durumlarda evin kirlenmesine engel olamazsınız. Eviniz mahallenin çok güzel bir yerindedir, sağında solunda çok önemli yerler vardır. Evin altından çok güzel su çıkmaktadır. Sadece bu nedenlerden bile evinizi kirletmek için dışarıdan girişimler olacaktır. Ancak sizin evinize ne kadar hâkim olduğunuz, evinizi ne kadar benimseyip, kişisel düşüncelerinizin üzerinde tuttuğunuz önemlidir. Yalnız siz yaşamazsınız evde. Anne, baba, kardeş, eş de vardır. Demek ki ister istemez evde küçük de olsa kirlilikler olacak ve bunların temizlenmesi gerekecektir. Asıl önemli olan ise farklıdır: Kendi gücünüze ve evinize dayandığınız takdirde, kirliliği temizlemek için fazla uğraşmazsınız; çünkü, kirletmeden ve kirlettirmeden yaşamayı bilirsiniz. Bunun için ise her zaman Mustafa Kemal gibi bir aile reisi bulunamayabilir.



Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı